26 Ekim 2009 Pazartesi

Komplo teorisi demişken...


Bir yıldır salgın her yeri kasıp kavurken ciddiye almadık, hatta neredeyse unutmuştuk şu domuz gribini. Şimdi her yerde bu hastalık ve beraberinde getirdiği tartışmalar var. Tartışmalar giderek bir komplo teorisi halini alıyor, ben de haberleri izlerken kafamdan kuruyordum işte, yazayım dedim. Ama lafı dolandıraraktan...
Aslında başka şeyler kuruyordum ya neyse. İnternette kısa bir araştırmadan sonra "Başbuğ'u "Nefes" yerine Chaplin'in "Büyük Diktatör"ü çıkışında muhabbete tutsalar n'olurdu acaba" konulu yazımı, bu domuz gribi yazısıyla değiştirmeye karar verdim, tamamen keyfiyetten.
Baktım da, millette hep aynı senaryo: Bu virüs laboratuvarlarda üretildi. Neden? İşte üçüncü dünya ülkelerini beter etsin diye... Ama bu daldaki oscar ödülüne uçsuz bucaksız tarih bilgisi ve sentezleme yetisiyle İsmail Aybal'ı layık gördüğümü de söylemeliyim. Bir de merak ediyorum hangi filmden görüp öğrendik biz bu pis, adi ilaç firmalarını, biyolojik savaş ajanslarını? Yani evet, pek taraftarı değilim ama şu küreselleşme dedikleri şeyin bir kısmı buradan geçiyor: Virüsü düşmana bulaştırdın iyi, hoş da dünya soğuk savaşta değil, orta çağda da değil, dönüp sana bulaşmasını nasıl engelleyeceksin; e malum şimdi herkes dolaşıyor her yeri. Ya cidden çok kof senaryo bu da be. Keneler ve İsrailli ajan turistler gibi birşey. Daha yaratıcı olunabilir! Dünyayı yönetmek isteyen çılgın bilim adamı tiplemelerini daha çekici buluyorum şahsen.
Biri de aynen şöyle demiş: "Türklerin genetik olarak çoğu hastalıkta sağlam ve dayanıklı olduğu ve bunu değiştirmek için yurtdışından ithal edilen tohumlarla hem tarımcılık sektörüne hemde genlerimize müdahale edildiği ayrı bi gerçek". İşte bu defa parıltısı taşıyan bir örnek; en iyi genç yetenek diyelim. 17 Ağustos depreminde yardım için gönderilen kanları "gavur kanı, türkün kanını bozar" diye geri çeviren dönemin sağlık bakanı Osman Durmuş gençleri etkilemeyi başarmış. "Gerçek"miş, vay be; Danone'ye de aptallaştırıcı bişi koyuluyor demişlerdi, Türk çocukları akıllı olmasın diye, inandım şimdi. Ama işte aptallık bütün milletlerde mevcut; sanırım bu bir yanıyla güzel bir şey.

Benim kafamdan geçen ise tam olarak zombi filmleriyle aynı çizgide bir kurguydu. Ben Efsaneyim'de zombi virüsü kızamık aşısından yayılıyordu ya hani. Bendeniz de tescilli zombi hayranı olaraktan ABD'de domuz gribi aşısı yaptırınca ters yürümeye başlayan ponpon kızın haberini okuyunca acayip heyecanlandım. İşte, dedim beklediğim zombi salgını geldi çattı. Kaç gündür bununla yatıp kalkıyorum. Kendime "olası bir zombi salgınında yapılacaklar" konulu eğitim programı hazırladım. Eve un, şeker, makarna falan stoklayıp bir de B planı hazırlamaya başladım. Eğitim programımın baş köşesi tabii ki 28 Gün Sonra'ya ait; George Romero'ya pek itibar etmiyorum da. Şimdiden kafama koydum hiç öyle zombi avı falan planlamıyorum; oturucam evimde artık yanımda kim varsa, muhtemelen Amerikan askerleri olacak, birilerinin bu gidişata bir çare bulmasını bekleyeceğim. Efendim sonra Ben Efsaneyim deki Will Smith gibi bir de köpek alırım diye düşünüyorum. Aziz Nesin'in herkesin başını alıp gittiği, dünyayı Aziz'e bıraktıkları bir hikayesi vardı adını hatırlamıyorum şimdi, onu da bulup baştan okumalı. Zamanında bir festivalde izlediğim "What To Do In A Zombie Attack" filmi de unutulmamalı.
Neyse, bu kendimce dalga geçme işini bir yana bırakıp cidden sormaya başlıyorum. Dünya ve memleket komplo teorisi olmadığı apaçık ortada olan pisliklere batmış sürünürken bütün bunları görmezden gelip Türk'ün üstün geni, Diyarbakır'ın stratejik önemi, aşıda domuz geni kullanıldığı( bu da çok orjinal fikir ha), aşının adamı ters yürüttüğü gibi aptallıklara inanılır mı yahu? Valla zombi teorisi, benim diye söylemiyorum, daha mantıklı. İspanyol gribi, kara veba falan dünyayı kasıp kavururken de insanlar böyle aptallıklar mı uğraşıyordu merak etmekteyim. Hadi veba da kilisenin zırvalıklarını biliyoruz, İspanyol gribini de mi ilaç firmaları yapmıştı? Ya hadi bunu da geçtim; daha fazla insanın ölümüne sebep olan bildiğimiz grip ve diğer basit hastalıklara ne demeli? 60larda olsa birisi çıkıp "virüsü Sovyetler sardı başımıza" diyebilirdi, bugün ABD diyorlar.
Bu arada YÖK başkanı, sağlık bakanını aramış "bizim öğrencilere de aşı yaptıralım" demiş. Valla bizim üniversitede her yer o kadar pis ki domuz gribine aşı yaptırsan başka bir şey bulaşır kesin. Temiz, sağlıklı okullar, binalar yapsak daha mantıklı değil mi Yusuf?

23 Ekim 2009 Cuma

Ruanda diye bir ülkede


Şimdi bir grup terör örgütü üyesi memlekete kesin dönüş yaptı ya, herkesin ilgisi bu olaya odaklandı. "Vay efendim savcılar suçluların ayağına gitti"den, "ergenekoncuları toz duman ettiniz bunları neden tutuksuz yargılıyorsunuz"a kadar denmedik şey hemen hemen kalmadı. Bir gazi madalyasını yerlere çaldı, şehit aileleri evlatlarının bu günler için mi öldüğünü söyleyip sitem etti. Genelkurmay da demiş ki "terörle mücadele uzun soluklu bir süreçtir böyle bir anda bitmez"; daha ne kadar uzayacaksa bu süreç.
Yahu ben anlamıyorum insanlar gerçekten aptal mı, yoksa işlerine gelmediği yerde mi aptalca davranıyorlar? AKP'ye dava açılınca yargıya tapma noktasına gelenler, dört tane savcı örgüt üyelerini tutuksuz yargılama kararı verince "tu kaka" demeye başladılar daha dün taptıklarına. Öteki diyor ki teröriste kucak açılır mı? E kardeş terörist diye terör estiren adama denir; bunlar daha estirmemişleri. Ama şimdi suç kavramının sınırları genişledi, adamın biri internete yazmış: Katillerin, teröristlerin arasında bulundu bunlar, aynı havayı soludular.
Her neyse işte benim derdim başka. 1994 yılında Ruanda adlı Afrika ülkesinde Hutular, 100 gün içinde 800.000(sekiz yüz bin)Tutsi ve ılımlı Hutuyu palalarla keserek katletti. Bu olayı herkes az da olsa duymuştur. Ama sonra ne oldu? Oradaki insanlar ne yaptılar? Şimdi siz, çağdaş medeniyet düşüncesine mensup olanlar, Tutsiler de Hutuları kesti diye düşünüyorsunuz mutlaka, siz olsanız keserdiniz çünkü. Yokolan her şeyin üzerine; ki bu yokolanlara devlet, insanlık, aile dahil, bu insanlar yapabilecekleri tek şey olan barışı yaptılar. Katliamın sorumluları, emir verenleri dışındakiler halk mahkemelerinde yargılandı, hapis yattı, rehabilite edildi... pişmanlıklarını belirttiler, cezalarını çektiler ve şimdi Tutsilerle bir arada yaşıyorlar.
Yani daha ne diyeyim?

22 Ekim 2009 Perşembe

Taraf'ın intiharı


Dağlıca baskınından beri, Ergenekon soruşturması ve kimsenin yazmadığı haberleri manşetine taşımasıyla sık sık gündeme gelen ve araştırmacı gazetecilik(?) örneği sergileyen Taraf gazetesi bugün kendini yaktı. Hem de ne için: Çok basit kurgulanmış bir komplo teorisi!
Komplo teorisi, helikopter kazasında hayatını kaybeden Muhsin Yazıcıoğlu gibi bir temele sahip olduğu için olsa gerek kulak kabartılıyor. Taraf muhabiri Mehmet Baransu'nun haberine göre söz konusu kaza hakkında yapılan soruşturma dosyasında helikopterdekilerin cep telefonlarına ait arama dökümlerinde birinci sırada NTV varmış. Helikopterin havalanması ile düşmesi arasındaki süre zarfında NTV santrali 5 saniyede bir bu kişilerin cep telefonlarını aramış. Ve hatta kim oldukları belirsiz "telekomünikasyon ve ulaşım sektöründe görevli iki mühendis" bu aramalarla helikoptere önceden yerleştirilmesi olası bir çipin harekete geçirilerek göstergelerin bozulduğunu Mehmet'e söylemiş.
Mehmet Baransu gazeteciliğini unutup kehanetçiliğe o denli kaptırmış ki kendini şöyle yazıyor: "Aramalarda dikkati çeken ise, tıpkı Yazıcıoğlu’nun cep telefonunda olduğu gibi, helikopter havalanır havalanmaz 10 saniyede bir gerçekleşen aramaların kazanın ardından neredeyse kesilmesi. Kaza anına kadar 90 kez aranan Güneş, kazadan sonra NTV telefonundan yalnızca 23 kez aranıyor". Şimdi kazadan evvel arayıp çipi aktif hale getirmişler ya bu NTV'nin suikastçileri(habercileri), kazadan sonra aramaları komployu zedeliyor. Oysa yukardaki gibi bir cümle yapısında kazadan sonra 23 kez aramaları kimseye bu yönlü bir kanıt olarak gelmez. Adam o denli inanmış kendi fikrine, çürütmek için kanıt sunuyorsun, onu da dayanak yapıyor.

İşte bu sabah NTV'deki Yazı İşleri programında Mirgün Cabas'la Ruşen Çakır çıldırmış vaziyette bu konuyu tartışıyorlar. İkisinin de bir şey dediği, bağırıp çağırdığı yok ama suratlardan belli. Kazanın olduğu dönemde haber müdürü Mirgün Cabas, haber danışmanı Ruşen Çakır; komplonun baş sorumluları bu ikisi. Zaten Mirgün evet aradım diyor, haber İHA'dan gelince teyit etmek için aramış adam. Ama Yasemin Çongar telefonla yayına bağlanıp halen yaptıklarını savununca diyecek başka bir şey kalmıyor.
Ruşen soruyor: Neden aramadınız haberin teyidi için? Yasemin cevaplıyor: Üst düzey yöneticilerinizi aradık, yerlerinde bulamadık. Ruşen gene soruyor: Mirgünle beni neden aramadınız? Yaseminden aynı cevap geliyor. Bu ne biçim bir gazetecilikse; yanlış, kolpa haber yapıyorsun, açığa çıkınca aynen savunmaya devam ediyorsun...
Halen kafasından "peki neden kazadan önce aramışlar" diye geçiren komplo düşkünleri için programın sonunda Mirgün Cabas, uçuş bilirkişisi Uğur Cebeci'den aktarıyor: Birincisi, helikopter manuel uçtuğu için cep telefonlarından etkilenmesi olanaksız. İkincisi, helikopterdeki kayıt saatiyle gerçek saat arasında her zaman fark olabileceği havacılıkta kabul gören bir şey.
Şimdi bir çok insan bu yarım yamalak teoriye yarım yamalak inanacak, bir çokları da zaten öteden beri yaptıklarını beğenmedikleri Taraf gazetesine bu sefer haklı olarak çatacaklar. benim düşüncem Taraf böyle aptalca bir haberi yayınlamakla kendini yaktı.

Üniversitelerimiz demokrasi fakiri


Eylül ayının sonunda ne işe yaradığı halen belli olmayan bir kurum olarak YÖK, bir yönetmelik taslağı hazırlayarak üniversitelerimize gönderdi. Taslakta Bologna Süreci'nden ve kurulması önerilen "danışma kurulları"ndan bahsediliyor. Danışmak amaçlı oluşturulan bu kurullarda maşallah kimi ararsanız var: Belediye, valilik, milli eğitim, sanayi ve ticaret odaları, meslek odaları temsilcileri.... bizim memlekette üniversiteler hakkında herkesin söz söylemeye hakkı yok malum, sadece iktidar, ordu, yargı ve yök tekelinde bu konu. Şimdi demokrasi adına daha fazla kişiye söz hakkı veriliyor güya. İyi, hoş da peki ya öğrenciler?
Yüzbinlerce öğrenci var üniversitelerde, ne yapabiliyorlar? Hiç! Akademisyenlerin oyladığı ve cumhurbaşkanının seçtiği rektörün yaptıklarına dair, beğenmek dışında görüş bildirmeleri dahi soruşturulmaya hazır. Üniversite piramitinde en alt basamakta sıkış tıkış bekleyen bu acınası mahluklar, üniversite öğrencileri tek seçenekleri olan sükut ve ikrar sebebiyle taa içlerinden, insanca yaşamak ve hak sahibi olmak genlerinden çürüyor.
Üniversitelerimizde demokrasi adına tek uygulama var: Öğrenci temsilciliği kurulu diye bir şeyin seçimi. Valla 5 yıldır Uludağ Üniversitesi'ndeyim ne bu seçimden haberi olan bir öğrenci duydum, ne de bu seçimi yaptıran hoca gördüm. Binlerce öğrencisi olan bölümler 20 kişiyle seçim yapar, sınıf temsilcileri hocanın atamasıyla görev alır (çünkü kimse aday olmak istemez, hoca da gözde öğrencisini seçer), ülkücüler gelir tehdit eder, onlar yoksa solcular eder... aday olabilirsen ol, seçilebilirsen seçil... dekana gidersin bana ne der, fakülte sekreterine gidersin "memleketin geleceği sizsiniz, işinize müdahale edemem, yaşasın demokrasi" der bulaşmaz. Seçim kuralları gereği eksik katılımla yapılan seçimler sürekli tekrarlanır.
Ötk diye çağırdığımız şeyden herkes farklı birşey anlar. Demokrasicilik oyunudur. Öğrencilerin bir bok beceremeyeceğini bildiklerinden akademik ve idari kadro, hatta güvenlik güçleri bu seçimlere "demokrasiye gölge düşürmemek" adına hiç karışmazlar. İnsanlık tarihi boyunca ne zaman kalabalık bir grup bir uluya, yönetene gitse şu cevabı alır: Aranızdan temsilci seçin gönderin. Bilinir ki o temsilci seçilemez, seçilen temsil etmek için değildir. İşte gene 5 yıldır bu okuldayım ÖTK'nın en ufağından olsun bir iş yaptığını görmedim, duymadım. ÇÇanakkale ziyareti, Ankara gezisi, şık şık giyinip dolaşmalar, rektörle fotoğraf çektirmeler...
Klasik bir bürokrasi örgütlenmesi olarak ÖTKlar da görevlerini yapmamak, kendileri yapmadığı gibi başkasına da yaptırmamak üzere seçilirler. Rektöre ağam, paşam derler, senato toplantılarına katılma haklarını kullanırlar ama bir şey dedikleri görülmemiştir.
Ya en basitinden bir örnek vereyim; bu temsilciler çöplüğe dönen fakülteleri, mikrop yuvası tuvaletleri gidip de hocalarına şikayet edemez utandıklarından. Sonra öğrenciyi kırıp geçiren öğrenci işleri memurlarını da şikayet edemezler kendilerine vazife görmediklerinden, iki katına çıkan otobüs- minibüs ücretlerine dahi gıklarını çıkartamazlar. Sonra hasbelkader birisi dekana gidip bunları aktarırsa dekan der ki: "daha evvel bu konuda hiç şikayet almadım, demek ki siz yalan söylüyorsunuz". İşte demiştim bir üniversitede en küçük vidadan en büyük kolona kadar her demirbaş, her görevli işini yapmamak ve yaptırmamak üzere orada bulunmaktadır.
Her neyse YÖK bu yeni yönetmelikle üniversitelerde daha fazla kişiye söz hakkı verecek. Ulaşım ücretlerine zam yaparken öğrenciyi düşünmeyen belediyeye mesela. Ama öğrenciye hala söz hakkı yok. Öğrenciler, Atina site devletinde kölelerin gördükleri muameleye dahi muhtaç halde, zombi gibi fakülte koridorlarında sürünüyor çünkü. Onların seçme, seçilme, görüş bildirme ve haberdar olma gibi hakları yok. İşin garibi ben bu hakları isteyen bir öğrenciyle daha hiç karşılaşmadım.
Kendime adıyorum bu yazıyı!

1 Ekim 2009 Perşembe

Bir ayakkabı da benden aslanım, bir ayakkabı da benden...










Bugün Bilgi Üniversitesi'nde, üniversite öğrencilerine konuşan İMF başkanı Dominique Strauss-Kahn, Bush'un hemen ardından dünyanın üzerine ayakkabı fırlatılan ikinci başkanı oldu. Selçuk Özbek ise medyanın da sık sık belirttiği üzere bu tip bir eylem yapan ikinci kişi ve de yine el Zeydi gibi gazeteciydi. El Zeydi ile paylaştığı bir diğer özelliği ise kötü nişancılığı olabilir, ama biraz hayal gücüyle denebilir ki asıl hedefi ayakkabısını protokole oturtulmuş gözde öğrencinin kafasından sektirerek Kahn'a değdirtmekmiş.
29 Mart 2007'de Boğaziçi Üniversitesi'nde, Koç Holding temsilcisi hanımefendiye koç yumurtası fırlatan üniversite öğrencisine demediğini bırakmayanlar bugün gene Selçuk Özbek'e sayıp sövdüler. Üzerine giydiği İngilizce yazılı tişörtten, silahının Çin malı, çakma bir Converse oluşuna kadar tartışıldı. Başbakanımız olaya protesto gözüyle bakan İMF başkanının aksine, bunun bariz bir saldırı olduğu görüşünde. Eskimiş haberci Uğur Dündar ise protestoyu şova dönüştürmekte ve izleyiciyi güldürmek için garip mimiklerine, sırıtışlarına ağırlık vermekte. Onun gibiler bu memlekette ne kadar ciddi şeyler olursa olsun kameranın karşına geçip sırıtacak; Levent Kırca misali makyaja bile gerek duymadan hem de. Ama en özlü şakayı Rahmi Koç yaptı. Yöneticisinin suratında patlayan koç yumurtasının acısı hala dinmemiş olacak ki dalgası tsunami kadar büyüktü: "Ayakkabısı kaç numaraymış?"
En sonu NTV'de Kongar/ Barlas ikilisi, medeni muhalefet adına Selçuk'a "büyük" tavsiyeleri verdiler. "Madem gazeteciymiş neden soru sormuyo da ayakkabı fırlatıyo"dan, "Zeydi'nin ayakkabısı Türk malı, kösele tabanlı bir ayakkabıydı; bunun ki hem Amerikan markası, hem de Çin malı"na değin bir çok açığını yakaladıkları Selçuk, tam o sırada salıverilmiş ve ilk konuşmasını NTV muhabirine yapmaktaydı. Eylemin spontane geliştiğini, çalışsa daha isabetli bir atış yapabileceğini, ayakkabısının kısa sürede kendisine iade edildiğini söyledi. Arada emperyalizm, sermaye gibi bir şeylerden de bahsetti. Ama benim damağımda kalan tat basit bir sahne şovuydu o kadar. Muhtemelen protestosunun bu denli benimseneceğini, tatil köyü animasyonlarına benzer biçimde "bakın bizim memlekette de bir ayakkabı fırlatma vakası oldu"lara vesile olacağını düşünmemişti. İMF kötüdür dedi, sonuna kadar haklıydı.
Kongarla Barlas'ı aynı görüş ardına sığındıracak denli güçlü bir eylem oldu sonuçta. Danimarka'da başbakana bir kadıncağız boya dökmüş de demokrasinin bütün kurumlarının mevcut olduğu memleketimizde bir çocuk İMF başına ayakkabısının tekini fırlatmış çok muymuş? İtidal, soğukkanlılık, medeniyet, demokrasi.... bunlardan bahsettikleri bir yığın tavsiye verdi Kongar/ Barlas, üniversite gençliğine. Aynı Kongar sakalını kesmeme pahasına akademideki görevinden istifa etmişti ama.
Demokratik, insani tepkilerin hepsi 19. yüzyıl klasiklerinden çıkma diplomatik bir eda ile yapılacak zorunluluğu varmışçasına ayakkabı fırlatmak saldırı olabiliyor "büyükler"in gözünde. İtalya'da Papa'nın ziyaretine karşı üniversitelerini işgal eden öğrenciler, Paris'te çalışma koşullarının kötüleştirilmesine direnen öğrenciler, Yunanistan'da arkadaşlarının polisçe öldürülmesine tepki olarak bütün ülkede okulları işgal eden öğrenciler... bunlar hep aşırı, şiddet yanlısı, demokrasiden uzak diye damgalanması gerekenler sanırım. Nedense iktidardakilerce demokrasi, "oturup sesini çıkartmamak" olarak tarif ediliyor. Başka diyeceğim yok...

28 Eylül 2009 Pazartesi

Yeni çağın korsanları yağmalamıyor, paylaşıyor


En son Almanya genel seçimlerinde görüldüğü üzere korsan partileri giderek politikaya ağırlıklarını koyuyor. Çoğu insan programlarını aptalca, önceliklerini gereksiz, varoluşlarını boşuna bulsa da haziran ayında İsveç'te Avrupa Parlamentosu seçimlerinde %7.1, geçen hafta Almanya genel seçimlerinde ise %2 oy alarak varlıklarını bu yukardakilerin kafasına vura vura hatırlattılar. Biraz araştırınca öğrendim ki dünyada 33 korsan partisi mevcut ve bizim memlekette de bir tanesi kurulma çalışmalarını sürdürüyor. Buradan ulaşabilirsiniz...

İletişim haklarına, bireysel özgürlük alanlarına, tarımsal ve sağlık alanındaki patentlere ve en sonu kültüre erişimdeki sınırlamalara karşı çıkan bir parti ne yazık ki bizde yok. Var diyen bana da göstersin. Bu kadar genç nüfusun yaşadığı ve iletişim teknolojilerinin azımsanamayacak derecede toplumun kullanımına sunulduğu bir ülkede; hele dinleme, gözetleme bu denli gündemdeyken, kimse bu alanlarda bireyin hakkını korumaktan bahsetmiyor. Fişleme, dinleme eylemine karşı çıkanlar kendileriyle çelişir halde, işlerine geldiği yerden “vatandaşın dinlenmesine, yaşamının her alanında denetlenmesine ve fişlenmesine değil kendilerinin bu işlemlere tabi tutulmasına” karşı çıkıyor. Bu ülkede sosyalist, komünist, halkçı sıfatlarına sahip partiler mevcut; onlar ne diyor bu konuda? Hiç! Hiç birinin programlarında, siyasi hedeflerinde bu yönde bir vurgu yok, bahsedilmiyor. Tarımsal patentleri belki bir ikisinin programında görebilirsiniz. İlaç patentleri gene sallanmayan konular arasında. Ama bu eksikliklerine karşın bu partilerimiz ahkam kesmekten öte durmuyor; korsan partileri zibidi sıfatıyla anıyorlar, diğer partiler gibi. İnternete getirilen kısıtlamalardan kimse söz etmiyor. Sadece başbakanın erişimi engellenen youtube sitesine dair “ben giriyorum siz de girin” yorumu var ki o bambaşka bir olay.

İşte memleketin ve dahi bütün dünyanın yüksek siyaset yapıcılarının es geçtiği, daha doğrusu patentleri ellerinde bulunduran ve insanlıkla ancak parası karşılığında paylaşmaya yanaşan patent tekellerinin istek ve arzusu dahilinde insanlığa ait her türlü üretimi kasalarda kilitli tutan yasalara bekçilik görevini ifa ettiği bu durum bence korsan partilere muazzam bir önem haiz kılmada. Amaçları ve kendileri pek küçük pek önemsiz görünen bu partiler, herhangi bir ideolojiden ziyade temel hakları savunuyor. Her ne kadar işsizlik, ekonomi, dış politika, enerji, küresel ısınma gibi öncelikli görülen, acil meselelerde henüz bir planı, önerisi olmasa da korsan partilerin 21. yüzyılda sahip olunan olanak ve teknolojileri asıl sahipleri olan insanlığa açık hale getirmede nedense şimdiye kadar boş bırakılan bir rolü hakkını vererek oynadığı göz ardı edilmemeli.

Türkiye'nin bu konuda avantajları ortadayken bu kadar beklenildiği kabahat. Çoğu insan Türkiye'nin korsanla anılmasından utanç duysa da intihalin değil ama, kültürel mirasın paylaşılmasının herkese faydası olacağı kesin.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Unutulan füzeler ve gömülen savaş baltaları üzerine


Daha on gün geçmeden unutulan “savunma füzesi alımı” haberleri sanırım bir-iki ay içinde tekrar gündeme gelecek; herkes konumlarını tekrar belirleyecek ve haberi ilk defa duymuşçasına panikleyecek. Böyle dememin sebebi yaklaşık 10 gün önce( 13 Eylül 2009) gazetelerde manşet yapan haberin iki yıldır periyodik olarak (2006, 2007, 04.2008, 08.2008, 09.2009)hatırlanıp unutulması döngüsünden. Güya bizim gazetelerimizde dış politika yazarları, akademilerimizde uluslararası ilişkiler profesörleri mevcut. Hemen hepsi bunaklık ve unutkanlığın pençesinde kıvranıyor olacak ki kimse adam akıllı bir yorum getiremiyor. İşi haberin izini sürmek olanlar kendi yaptıkları( ya da atladıkları) haber, tekrar karşılarına çıktığında olayı ilk defa duymuşçasına gözlerini dört açıyorlar. Ben anlamıyorum nasıl olur bunlar?
13 Eylül günü birçok gazetenin baş haberleri arasında Türkiye'nin 7.8 milyar dolarlık füze alacağı, bu da yetmezmiş gibi ABD yapımı Patriot füzesi alacağı bulunuyordu. Haberin kaynağı da ABD adına bu silahları satacak kurumun senatodan onay almak için başvurusuydu. Ama bir civan, bir yiğit çıkıp da “yahu arkadaş bizim memlektin savunma bakanlığı bu haberi iki sene evvel duyurmuştu” demedi, diyemedi. Hemen gidip hocalara danıştılar. Büyük üniversitelerimizin büyük hocaları “ya Rusya'ya, ya İran'a karşı bu silahlar” dediler, kestirip attılar. Bunların bir kısmı siyasi tarihçiydi, bir kısmı Ortadoğu uzmanı. Adamların görüşleri o denli sağlam temelendirilmiş(silah Abd'den alınıyorsa Rusya'ya ve İran'a karşıdır varsayımı), eleştiren bile çıkmadı.
Bir kahve masası başına toplanmış üç beş başbakan edasında yapılan yorumlarda herkes işine geldiği taraftan habere saldırdı. ABD füze kalkanını Türkiye'ye taşıyor, Türkiye dış politikasıyla çelişiyor, Rusyayla ilişkiler kötüleşecek.... nedense kimse bir konu hakkında kelam etmeden düşünmek gereksinimi duymuyor arkadaş. Misal konuyu 1962 Küba füze krizi ile karşılaştıranlar oldu. Daha ne denir bu, zamanın değiştiğini, hiçbir şeyin 62'deki gibi olmadığını anlamak istemeyenlere? Ya da “dış politikayla çelişiyor” yorumcuları; hangi devlet ordusunu silahsız bırakır? Geleceğin asla bilinemeyeceği göz önüne alınırsa kim kendini, halkını korumak adına silah almaktan vazgeçebilir? Malum bunlar savunma füzesi.
Neyse herkes kafasındaki yoksun fikirlerini boşalttıktan sonra işin aslı ortaya çıktı yavaş yavaş. Projenin neredeyse 10 yıllık bir geçmişi olduğunu, 8 değil 1-2 milyar dolarlık bir ihale olacağını(haberi), ABD dışında Rusya ve Çin'in de bu ihaleye girdiğini(haberi), hatta Rus yapımı füzelerin daha şanslı olduğunu öğrendik. Hani nerde “füzeler Rusya'ya karşı alınıyor” diyen o profçuklar? Nerde “62 Küba füze krizi gibi ABD topraklarımızı kullanıyor” diyen solcu takımı? “Füze kalkanı bize kuruluyor” yorumunu yapan uzman müsveddelerine de gidip 2008 yazı haberlerini okuması tavsiye edilmeli; ilaveten, Çek Cumhuriyeti ve Polonya ile varılan anlaşmaların detaylarını hatırlatmalı. Aradaki farkı görmemek körlük teşhisi koymaya yeterli.
İşte herkes bol keseden konuştuğunu, aptal durumuna düştüğünü, hafıza ve aklıselimden yoksun olduğunu az da olsa görmüş olacak ki kimseler daha bu konudan bahsetmez oldu. İki, üç ay sonra bu haber tekrar meydana çıkacak bütün bu yorumlar tekrar yapılacak, yazık.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Al birini vur ötekine


Ermeni açılımına memleket muhalefetinden tepki yağmaya devam ededursun Ermenistan muhalefeti açlık grevine başlamış. Adamlar hükümetin Ermeni açılımının milli birlik ve bütünlüklerine zarar vereceğini söylüyorlar. Sınır açılmasın, tanınmasın, soykırım sorgulanmasın, Karabağ yalnız bırakılmasın diyorlar. Bir kaç ay evvel gene bu açılım münasebetiyle hükümete desteklerini çeken Taşnak partisi yöneticileri demiş ki, ‘Bizler Türkiye karşıtı bir parti değiliz. Ancak şu anki haliyle protokoller kabul edilemez. Önemli eklemeler yapılmalıdır’. Yani insan "Türkiye yerine Ermenistan yazınca memleket muhalefetinin dediğinin aynısı" diye düşünmekten kendini alamıyor. Arada en ufak bir fark dahi yok.
Orada kocaman bir ayna var, bakıp bakıp kendimizden korkuyoruz resmen. Belli ki kafamızda bir çirkinlik var. Yoksa insan neden kendi yansımasından korksun? Aynanın öteki tarafında sır değil gene bir ayna var. O tarafına bakanlar da kafalarındaki çirkinliğin yansımasından korkuyorlar. Ve işte bu çirkin kafalılar birbirlerine karşı çıkarken aynı şeyleri söyleyerek ortak çıkara ulaşmaya çabalıyorlar. Bu olağanüstü netlikte bir fotoğraf veriyor bize. Sınırların açılması gerektiğini, konuşmamız gerektiğini, kafamızın içinde yarattığımız korkuların gerçekte hiç bir karşılığı olmadığını görüyoruz.

8 Eylül 2009 Salı

Ayılana gazoz, bayılana limon


8 Eylül tarihli Yakın Plan programının konusu üniversitelerdeki açlık sorunu. Oradan izledim, Marmara Üniversitesi rektörü olan Necla Pur hanımefendi bazı öğrencilerinin derslerde açlıktan bayıldığını ağzından kaçırmış. Hemen belirteyim rektör hanım açıklamasına şu bilgiyi de iliştirivermiş: Öğle yemeği maliyeti 5 lira, ancak biz 1,5 liraya satıyoruz. Aman ne iyi, sanki 1,5 liraya yemek alamayan öğrencilere parasız kayıt yaptırmayan, yeniletmeyen kendisi değil benim. Buna kepçeyle alıp kaşıkla vermek diyorlar. Zaten kendileri açlık sorununa çözüm olarak hemen sabah çorbası servisi başlatmışlar okulda; kepçe ve kaşık ilişkisi aynen!

Programda öğrencilerle röportaj yapmışlar herkeste bir çekinme, sıkılma. Günde ne kadar harcıyorsunuz yemeğe, diye soruyorlar, Maaşallah 20'den az harcayan yok. Belki izlemissinizdir, Meliha Okur hanım da yaşam koçluğu yaparken bir öğrenci evine uğramıştı. Ev değil saray yavrusu, üç hanım kızımız, öğrenci arkadaşımız milyarlarla zar zor geçiniyor; işte sanki bütün öğrenciler o biçim yaşıyor memlekette. Ama TMMOB İzmir’de yaklasık 1600 üniversiteliyle anket yapmış, oradaki sonuçlar hiç öyle demiyor.

"Anketimizde öğrencilerin % 62‘sinin günde üç öğün yemek yiyemediği ortaya çıkmıştır. Öğrencilerin % 72‘si dengeli beslenemediğini beyan etmiştir. Öğrenci evinde kalanların yalnızca % 26‘sı, yurtta kalan öğrencilerin ise yalnızca %21‘i beslenme ihtiyacı için haftada 70 TL‘den fazla harcayabilmektedir. Bu tablo değerlendirildiğinde öğrenci evinde kalan öğrencilerin % 64‘ünün; yurtta kalan öğrencilerin ise % 65‘inin beslenme gideri olarak haftada ancak 30 - 69 TL ayırabildiği ortaya çıkmaktadır. Bu rakama haftada 30 TL‘den daha az parayla beslenmeye çalışanlar da eklendiğinde İzmir‘de öğrencilerin ortalama % 75‘inin, yani her 4 öğrenciden 3‘ünün beslenebilmek için günde 3 TL ile en fazla 10 TL arasında harcama yapabildiğini görmekteyiz. Bu da İzmir‘de öğrencilerin dörtte üçünün açlık sınırında yaşadığı anlamına gelmektedir."

Demek ki İzmir’de öğrenciler perişan ya da Marmaradakiler ensesi kalınlardan? Herif açlıktan bayılıyor ama diyemiyor. Neden? Öyle öğretmişler çünkü. Bendeniz bu rektör ve takım arkadaşlarını pek iyi tanırım. Kendileri her şeyi söylerler her yerde, ama ne zamanki bir öğrenci aynısını desin hemen okulu küçük düşürmekten soruşturulmaya yazar. Rektör hanım rahibe Teresa edasıyla fakülte koridorlarında açlara çorba dağıtırken bir yandan da Marie Antoinette'i düşünüyordur kuşkusuz. Eğer düşünmüyorsa bu tamamen kendi kültürüne olan ilgisizliğindendir. Rektör hanıma karşı fazla sert davrandığımı düşündüyseniz hemen yazının başında sarf ettigim “ağzından kaçırmış” betimlemesini hatırlatayım. Programı sunan Selen Tokcan Hacaloğlu diyor ki: "Konuyu gündeme getiren Marmara Üniversitesi Rektörü Profesör Necla Pur'a gün boyunca ulaşmaya çalıştık ancak kendisi bugün için ulaşılabilir değildi. Aynı üniversiteden rektör yardımcıları da aynı şekilde bize olumsuz cevap verdi. Biz de ardından İstanbul Üniversitesi’ne gidelim istedik ancak, aynı olumsuz yanıtı bu üniversiteden de aldık. Biz de İstanbul Teknik Üniversitesi’ne geldik". Bu, şu demek oluyor ki herkes söylediklerinden dolayı pişmanlık duyuyor. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü de “kaç kaç şahit yazarlar” edasinda, “ben görmedim, duymadım, bilmiyorum”u etkileyici bir performansla oynuyor. Sonra mazallah hükümet ödenekleri keser(bkz: maliye eski bakanı Kemal Unakıtan'ın açık kalan mikrofonu) durumu söz konusu.

Programa ev sahipliği yapmayı üstlenen İ’nün derdi bambaşka. Güya kendini temize çıkartacak. “Bizde açlıktan bayılan yok, herkesi doyuruyoruz” gibisinden tribünlere oynamada; okulun reklamını yapma telaşındalar. Okul değil aşevi mübarek.

Programın en ilgi çekici konuğuysa Ulusal Öğrenci Konseyi başkanı Nihat Buğra Ağaoğlu. Kendisi aynı zamanda açlıktan bayılan öğrencilerin de başkanı. Ben kendisini daha evvel Can Dündar'ın Neden programında izleyip gercek dünyadan kopukluğuna hayran kalmıştım. İşte burdan programa siz de bakın YÖK başkanını canlı yayında kıstırmışlar tek sordukları “ya hoca anlatıyon da n'olcek bu iş güç meselesi” olmuş. E dostum senin başkanı olduğun öğrenciler açlıktan bayılıyor sorsana YÖK başkanına, bunlar da senin sorumluluğun değil mi? Zaten aradan geçen zamanda kendisi tavrını pek değiştirmemiş. Selen soruyor "nedir bu söylenenler" diye, Ulusal Öğrenci Konseyi başkanı cevaplıyor: "Öncelikle teşekkür ediyorum öğrencilere karşı böyle bir hassasiyetiniz olduğundan dolayı. Rektörümüzün belirttiği gibi bir takim olaylar yaşanıyor olabilir ama ben açıkçası çok çok fazla oranda olduğunu düşünmüyorum. Bu konuyu da böyle abartarak dile getirmemek lazım diye düşünüyorum. çünkü şöyle bir durum da var: Devletin öğrencilere karsı sürekli bir yardımsever tutumu var. Ulaşılamayan öğrenciler de var ne yazık ki". Selen, konuştuğu kişinin öğrenci konsey başkanı olduğundan bir an şüphe edip “Allah Allah acaba YÖK’den birini mi bağladılar” diye içinden geçirirken dayanamayıp Nihat'ı durduruyor, tekrar soruyor: Rektör abarttı mı diyosun? Nihat hiç istifini bozmadan “bazı uç durumlar var, ama çok nadir vakalar bunlar” cevabını veriyor. Yani daha çok şey söylüyor Nihat tabii ama, ben işime geleni alıntılıyorum. Gerisini oturun izleyin Allah aşkına gülmekten kırılmazsanız ne olayım. Nihat başkan 5 dakika konuştuysa 3 dakikası “hükümet çok olanak veriyor, 180 lira kredi veriyor, okul yemek bursu veriyor....”; Nasrettin Hoca dayanamayıp sormuş ya, hırsızın hiç mi suçu yok? Sanki YÖK başkanı arkadaş, öve öve bitiremiyor üniversitelerimizi. Demek açlıktan bayılan da tembellikten kendine burs, yardım, harçlık bulamamış; ooooh öylesine müstehak. Bu memlekette ayılana gazoz; bayılana limon arkadaş.


not: Programın video kaydını http://video.ntvmsnbc.com/ adresinden aratıp bulabilirsiniz, buraya koymayı beceremedim.

4 Eylül 2009 Cuma

Ne Yapsa Yaranamıyor


Bir garip durum var dikkatimi çeken: İktidar ne yapsa yaranamıyor efendim. Açılım diyor, dalga geçiyorlar: Açılım ne lan, diye. Artık o derece bel altı vurmalar. İyi bir şeyler olunca, sümme haşa iktidarın rolü yok, kendiliğinden oluyor iyi şey.

Bilmem siz de izliyor musunuz, dış politika aldı başını gidiyor memlekette. Eskiden bi Amerika vardı, bir Almanya, gerisiylen küstük. Şimdi Davutoğlu çat Erivan'la muhabbette, tak Şam'a geçiyor; kesmezse Atina'ya uğruyor. Ceketini sırtına vurdu mu, olmayacak şey yok. Malumunuz Ermenistan'la diyalog içerisindeyiz bir süredir. Bir kaç aydır ses seda çıkmadığından herkes, "bakın biz demiştik bu diyalogtan iş çıkmaz" deyu yatttıkları pusulardan geniş geniş konuşuyordu. Ama ne oldu? Meğer işler pişmedeymiş gizli gizli. Bir- iki aya sınırların açılması gündemde şimdi. İyi de bizde tutarlılık(yüzsüzlük) yiğitliğin şanından; kimse lafını geri almıyor. Yıllardır Ermenistan'la konuşmayışımızı eleştirenler bile hükümete çatıyor. Bir bahanecilik, bir içten pazarlıkçılık ki sorma!

Bu sabah bir köşede okuyorum: Ne olduysa tu kaka. Ermenistan'la ilişkimiz emperyalizmin isteği, Azerbaycan'la ilişkimiz gerilmiş Rusya'nın hayali, Kıbrıs'ta işler iyi gidiyormuş millyetçilerin zaferi, Suriye ve Irak'la su meselesi görüşülmüş savaş çıkacak... bu ne biçim uluslararası ilişkiler anlamadım. Ulen ne yapılsa, nasıl yapılsa olmuyor. Şimdi ismini vermeyeceğim bu köşenin gazetesi yıllardır bu yukarıdakileri yapılmamasıyla eleştiriyor. Kendilerine tutarlılık öğretmek haddimize değil tabii ama kalbim dursa beynim yerinde durmuyor arkadaş nasıl yazılır bunlar diye.

Yahu bu iktidar kötü tamam, sermayeci, dinci, efendime söyleyeyim Amerikan uşağı.... ama yeter, el insaf be kardeşim. Her yapılana da kötü demek mantıksız, aptalca. Ermenistan'la ilişki kurmamız öye ya da böyle tamamen desteklenecek bir olay, lamı cimi yok. Irak'la Suriye arasını yapmak yönündeki hareketler de öyle, su üzerine görüşmeler yapmak da öyle. Çünkü bendeniz barış isterim, ne olursa olsun barış. Ve bunlar, bu dış politika adımları barışa yöneliktir. Desteklenmeyecek hiç bir unsurları yok. İki yıl olmadı İran'la enerji anlaşması imzalanacaktı Amerika taş koydu. Pusudaki muhalefet başladı "Amerikan uşağısınız" demeye; aynen öyleler de şimdi Irak'la, Suriye'yle anlaşma yapınca neden kötü oldular bunlar gene?

Demek muhalefet boşlukta sallanıyor. Tavırlarını Amerika'nın tepkisine göre belirliyor; Amerika desteklerse kötü, kösteklerse iyi diyecekler şeylere. Başkalarından bağımsız muhakeme yapamayacak denli eskimiş ve çürümüşler demek ki. Yaşlanmışlar! Yeniyi sindirememişler! Ama inat ve yüzsüzlükle dolular ve halen gerçekleri kafalarındakine uydurarak düşünüyorlar.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Kabullenmek

Şaşırmayan bir millet olarak adaptasyonumuz epey kuvvetli. Darbe planları açıklanıyor, herşey beklenir; dünyaya meteor düşecek deniyor, Allah'ın taktiri; Rusya Gürcistan'a saldırıyor, zaten belliydi.... yahu biraz şaşırır, garipser insan; bir tepki verir. Her şey planlarımız dahilinde gidiyor bir milletiz yani, her olay imkan dahilinde ve kontrol altında. Bir acaip soğukkanlılık, aldırmazlık, tam tabiriyle sallamama!
İşte haberlerde gördüm bu Sivas olaylarının baş sorumlularından, kışkırtıcılarından bir herif yıllardır arandığı halde bulunamazken yıllarca emekli maaşı almış devletten. Bariz boktan bir durum. Ama işte bizdeki de pek koruyucu bir devlet mekanizması: katiline, suçlusuna bile hakkını ödüyor. "Bizde kimsenin hakkı kalmaz" durumu.
Genel olarak memleket her daim skandalların, haksızlığın coğrafyasına dönüştüğünden yukarıdaki ve benzeri haberler, çirkeflikler gün yüzüne çıktığında kimse sesini çıkartmıyor, sallamıyor. uzandığımız yerden başlıyoruz: bu da birşey mi.... tarzı yorumlara.

haber: Sivas katliamı davasında yıllardır bulunamayan firari sanık eski Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak’ın Fransa’da olduğu ortaya çıktı. Erçakmak’ın, 1998 yılına kadar SSK’dan emekli aylığı aldığı da iddia edildi.

yorumlar:

-Ne olacak;Kenan Evren'de alıyor senelerdir...
-Bu hükümet bu gibi rezillere işde verir........
-e doğal tabi,...
-Güzel haber...

30 Ağustos 2009 Pazar

Talihsiz Bir Alman'a Dair



Şimdi tam da bir önceki yazıyı Midnight Express'le bitirmişken bugün gazeteyi bir açtım: karşınızda Diyarbakır Askeri Cezaevi! Radikal Cumartesi ekinde Pınar Öğünç, malum mekana dair "5 no'lu Cezaevi" isimli bir belgesel çeken Çayan Demirel ile bu işkence tezgahının okul yapılabilitesi üzerine söyleşmiş. İşime geldiği üzere sayfanın köşesindeki bir kutucuktan aktarıyorum:




"Cezaevinde Ali İsimli Talihsiz Bir Alman
- Belgeselde malum yıllarda Diyarbakır Cezaevi'ne düşen Alman rehber Ralph Braun'u da bulmuşsunuz. Ona nasıl ulaştınız? Nedir hikayesi?
- Tutukluların bazıları kadın koğuşuna bitişik kalan bir Alman'dan söz etmişlerdi ama kimse ismini hatırlamıor. Bizim ekipten Ayşe Çetinbaş dönemin Der Spiegel'lerini falan taradı, bir isme ulaştı. İnternetten o isimde birçok insan bularak hepsine mail attı ve birinden "Benim" diye cevap geldi. Kendisi gezi rehberi, Aktamar Adası'na gitmişler ve orada Ermenilere, Kürtlere dair bir şeyler anlatmış(yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış şeylerden bahsetmiş yani). Kendi anlatımında da "Zaten Atatürk'ten sonrasına girmiyordum(elin Almanı bile kırmızı çizgilerimizi biliyor, helal olsun). Ondan sonrasının tehlikeli olduğunu biliyordum ama anlaşılan o da fazla geldi" diyor. Oradan bir Türk ihbar ediyor, otel odasını basıyorlar. Odasından Süryanilerle ilgili bir kitap çıkıyor. ASALA militanı diye tutukluyorlar(olaki Bizansla ilgili bir kitap çıksa kim bilir neden, hangi örgüte mensupluktan tutuklayacaklar?), sonra da 8-9 ay kalıyor cezaevinde. Anlattıkları çok ilginç. Kur'an getirip "Kelime-i şahadet getir" diyorlarmış. Kırık bir Türkçe'yle söyleyince de "Bak artık Müslüman oldun" diyorlarmış(Türk- İslam sentezi tam gaz, köşeye sıkıştırdıklarını doğru yola aps ediyorlar). Zaten adamın adını değiştirip Ali yapmışlar. Hala "Emret komitanim" demeyi hatırlıyor(Türkçe de öğretmişler). Ama o zamandan beri askeri marş dinleyemiyormuş, duyunca psikolojisi bozuluyormuş. Ona diğerleri kadar işkence yapmamışlar(karşılaştırma size hafifletici sebep olarak gelmesin), tek başına tutmuşlar zaten. Tuvalete de kadın koğuşuna gidiyormuş."
(Yazıdaki parantez içleri sahşımındır)

Yani küçücük kutucuk, içi dolu örnekçik. Oliver Stone elindeki hikayeyi abartmış ama bunu keşfetse artık ne yapardı kim bilir? Parantez içlerine yazıp paragrafı okunması hayli güç bir hale soktuğum cümleciklerle yetinip kapatıyorum. Bu konu tüylerimi diken diken etmede.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Madonna iyi ki Türkiye'ye gelmiyor!


51 yaşındalığına rağmen halen severek izlediğimiz Madonna, geçen gün Romanya konserinde klasik batılı popüler kültür çıkışı yapmayı deneyince konserdeki Romanyalılardan sert tepki gördü(haberin aslı burda). Hatunun tek dediği "Romanların ayrımcılığa uğradığını duydum" falan... Bu minik "ben özgürlükçüyüm, batılıyım" çıkışını kendilerine hakaret sayan Romanyalılar( bakınız Roman değiller ama) başlıyorlar Madonna'yı yuhalamaya. Neyse ki konserin sonları olduğundan pek büyümüyor olay.
Şimdi malum bizim memlekette açılım maçılım tartışmaları almış yürümüş, gündem sıcak. Ama düşünüyorum da; bir de Madonna uğrayıp "bu ülkede azınlıklara, farklı kültürlere ayrımcılık yapıldığını duydum" gibisinden bir laf etseydi, vay halimize! Gerçi normal bir zamanda dahi böyle eleştirileri kaldıramayacak bir toplumuz. Yani biri Türk'e laf etti mi, amman amman... Neyse, konunun burası hakkında pek yazılıp çiziliyor zaten, uzatmayacağım.

Lakin benim sinirlendiğim bir boyutu daha var olayın. Şöyle ki bu popüler batı ikonları ( madonna olsun, u2 olsun, angelina jolie olsun...) kendilerini her türlü eleştiriden muhaf tutarak konsere gittikleri ikinci sınıf memleketlerde insanlık havarisi kesiliyorlar. Madonna, İngiltere'de Romanların, Doğu Avrupadaki kadar dışlanmış olduğunu bilmiyor mu? Biliyor ama dikkate almıyor. Çünkü Romanlar onun ülkesinde dışlanması gerekli kesimlerden; öyle düşünüyorlar. Madonna da dahil bu bahsettiklerimizin hiç biri bir gelişmiş ülkede verdikleri konserde gıklarını çıkartmaz, çıkartamaz. Ama konser, misal Romanya'da ise aç ağzını yum gözünü. Guantanamo işkenceleri hakkında hangi özgürlük havarisi bir yorumda bulundu? Afrikayı düşünmesiyle ünlü Bono mu?
İnsanlık adına tepki verenler çoktan öldüler, piyasadan silindiler. Çünkü onlar kötünün batı topraklarında da kol gezdiğini haber verdikçe insanlar onlardan rahatsız olmaya başladı. Nasıl Orhan Pamuk bu toprakların geçmişindeki gölgeler üzerine konuştukça biz, bu "nobel alan ilk Türk'ü" dışladıysak işte aynen öyle.
Yazıyı bitirirken aklıma Oliver Stone ve Midnight Express geliyor. Kendisi yıllar sonra işi biraz abarttığından dem vurdu. Ama biz yıllarca "bu film yalan" demekten o denli harap düşmüştük ki filmin gerçeklerini (yani bizim memlekette işkencenin sistematik olarak uygulanışı) hiç aklımıza getirmedik bile. Sanırım bu olay fikrimi daha iyi açıklıyor. İnkar ya da önyargılardan değil gerçeklerden ve insanlığımızdan yola çıkmalıyız; ve elbetteki bu bize, dünyaya bakışımıza tutarlılık getirecektir.