29 Temmuz 2011 Cuma
Aslında Hepiniz Norveçlisiniz
Geçen hafta Norveç’te, denilenlerin aksine gayet aklı başında, sadece sadist, ırkçı bir pislik olan bir adam, memleketin göbeğinde bombayı patlatınca bütün dünya şok oldu. Ardından herkes Norveç’e bir kere daha hayran kaldı, ama kimse özenmedi! Çünkü biz böyle durumlarda genelde demokrasi ve insan hakları denen şeyleri halkın ulaşamayacağı bir rafa kaldırarak terörün alasını estiririz, öyle barışçıl mesajlarla olmaz o iş!
Benim okuduğum haber sitesinde boy boy fotoğraflar eşliğinde yazdılar: tam bir Türk düşmanı, Osmanlı’ya takıntısı var, Mustafa Kemal’e sık sık atıf yapıyor, annesiyle yaşıyor, muhafazakar, milliyetçi... bir de herifin 1500 sayfalık çakma manifestosu... Karşımızda yeni bir tür varmış gibi bu ikircikli, yalancıktan yaklaşım, yuhalama neden bilemiyorum. Zaten memlekettekilerin asıl sinirlenmelerinin sebebi herifin Türk düşmanı olması, yoksa “kaçığın teki işte” deyip geçiverecekler. Bir de gizli bir sevinç var: bu sefer radikal İslamcılar değil de Avrupalı ırkçı teröristler yaptı ya olayı; üzerimizden sorumluluklarımızı atıp hemen karşı saldırıya geçebiliriz cepheden. Konu doğu-batı, Müslüman-Hıristiyan, gelişmiş-azgelişmiş çelişkisi olunca bayılıyorlar eşelemeye hem doğudakiler, hem de batıdaki benzerleri. Medeniyetlerin bu şekilde karşı karşıya konulması her zaman ilgi çekiyor, şaşkınlık yaratıyor. Batı, doğudakileri radikallikle suçluyor, doğu da “siz de ırkçısınız işte” diye gösteriyor. Ama gelin görünki, kimsenin dönüp kendine baktığı yok.
Ulan seçimlerden beri memlekette kan gövdeyi götürüyor, askere düzenlenen pusular bir tarafta, “Kürt” diye sokak ortasında linç etmece öte tarafta; buna neden aynı gözle bakmıyorsunuz? “Teröristler meclise girdi” diye aptal aptal geveleyen, “kana kan isteriz” diye böğüren Kemalist İzmir ve has Türk Zeytinburnu sakinleri bir yandan da haberlerde izledikleri ters-yüz edilmiş hikayelerinde dışlanan, ezilen ve lince tabi tutulan azınlıkların arkasındalar. Köşe yazarlarımız, önceki gün “geberin ulan Kürtler” yazdıklarını görmezden gelip Norveç’teki saldırıların sorumlusu olarak “ya işte Avrupa’da ırkçılık alttan alttan geliyordu zaten, işte efendim ötekine karşı yapılan baskılar, Müslüman ve Türk karşıtlığı falan fişman” habire geçiriyorlar, çakıyorlar lafları Avrupa’nın alnına alnına, vatandaşın gözüne gözüne... Siz de okuyup hak veriyorsunuz tabii, ya ne olacaktı? Norveçli küçük Hitler, Avrupalı Ogün Samast 1500 sayfalık insanlığın idam fermanı bildirisinde AKP’ye laf çakıp “Atatürk ilkelerinden dönüş var” tesbiti yapınca içinizin yağları eriyi eriyiveriyor. Çünkü bu memleketin profili de tamı tamına o Norveçli psikopatın profiliyle uyuşuyor.
Geçen hafta “Türkiye Değerler Araştırması 2011”in sonuçları da yayınlandı. Ve bilin bakalım sonuç ne? Detaylarına buradan ulaşabileceğiniz araştırmaya göre Türk halkı muhafazakar, milliyetçi, parlamento denen ıvır zıvırdan ziyade güçlü lider arzusunda olan, demokrasiden bu güçlü liderlik yönetimini anlayan, hemen hemen farklı hiç kimseyi komşu olarak istemeyen, kadınların “kadınlar bazen dayağı hak ediyor” görüşünde olduğu bir garip halk. Ama mutlular ":)"
Zaten kimse çıkıp araştırmanın onca garip ve korkunç bulgusunu değerlendirme ihtiyacı gütmemiş de hemen herkes tek ilginç konu bu mutlulukmuş gibi o veriye çatmış. İşte bakın o genel ırkçı, farklılık ve insanlık düşmanı profilinin köşe yazarı olmuş hali, hiç o yanlara bakmıyor haftalardır yakıyor: savaş isteriz!
Ben Norveç’teki herifle bahsettiğim araştırmadan AKP’nin seçim zaferi gibi ezici üstünlükle çıkan genel vatandaş profilimiz arasında fark görmüyorum. Norveçlilerin “demokrasiden ve insan haklarından ödün vermeyiz” tavrını alkışlayıp kendi ülkesinde iç savaşı körükleyen, kendi gibi olmayana hiçbir hakkı reva görmeyen adamların arasında yaşıyorum, beni komşu olarak da istemiyorlar. Üstelik, çarpık gelişmiş demokrasi algıları ve artan gelirleri, yükselen yaşam standartları onları aynaya bakıp pisliklerini görmekten alıkoyduğu için mutlular, iyi mi?
15 Temmuz 2011 Cuma
Alkış ve Yuha
Şimdi anlatacağım olaylardan ilkinde aklımın bir yerine gelip yerleşen ancak kendisini açık etmeyen olay memleketteki “alkış ve yuha” ihtiyacı ve adabıdır. Bunu mart ayından beri düşünüp durmama rağmen ne bir anlatım ne de bir açıklama getiremedim ama artık diyeyim de içimde kalmasın. Protesto, kamuoyu, destek, eylem, vs. kelimelerinin kökenine bile bakmaksızın ötücem buradan, ona göre!
İlk olay, yani bu sorgulamayı benim aklıma sokan eylem, 11 Mart’taki Japonya depremi ve ardından gelen tsunami felaketine dikkat çekmek amacıyla gerçekleştirilen bir etkinlik: afetzedelere destek olmak, dikkat çekmek adına suşi atölyesi düzenleme eylemi! Haberi okuduğumda fal taşı gibi açılan gözlerimi bir iki gün sonra zar zor kısabildim. Bir grup aşkın zekalı insan evladı Japonya’daki tsunamizedelere destek olmak için suşi atölyesi düzenleme kararını nasıl alır, aralarından kimse çıkıp “la yürü git” demez mi diye sordum hep kendime; hala daha soruyorum, çünkü geçen haftalarda bir ikincisini gerçekleştirdiler. Bu Şili’de bir göçük sonrası madende mahsur kalan madencilere destek için salsa kursuna kaydolmak gibi bir şey, insanoğlunun en derin duygularından biri olan bir şeyler yapmak arzusuna sesleniyor direkt olarak. Japonya’dakilerden de bu iyi niyete cevaben ve karşılıklılık ilkesi gereği yaprak sarması yahut tarhana atölyesi bekleyesi geliyor insanın olası bir İstanbul depremi sonrasında, değil mi?
Buradaki olayı, ayrıntıyı seziyorum, lanetliyorum ama tam olarak anlatabilecek miyim bilmiyorum. Kültürler arası yakınlaşma böyle mi oluyor; desteklemek, kamuoyu yaratmak için, yardım toplamak için söz konusu kültürün popüler ve de özenilen öğelerinden mi yararlanmak gerekiyor, bu konuda yoğun şüphelerim var. Bu Japonya örneğine karşıt iki örnek olarak Filistin ve Endonezya örnekleri geliveriyor aklıma. İkisinde de yardım edilenin ezilmişlik ve İslamlıkları dışında hiç bir niteliği yardım kampanyasında kullanılmamış; oysa yardım edilen Japonya olduğunda durum ne kadar da değişik. Evet puşi modası ve Arafat bağlantısı önemli bir nokta, ancak puşi ve suşi, her ne kadar şimdi ard arda yazınca benzer görünseler de, çok uzak iki noktada duruyorlar.
İkinci olayımız bir protesto, aslında çok yaygın ve bize aşina bir tür: toplu alkol kullanımı! Her şey, hükümetin kırmızı sokak projesinin gündeme gelmesiyle başladı ve o günden itibaren her kesimden, sınıftan insan, birbirini şu tarihte şuna içiyoruz başlıklı protestolara facebook vb. sosyal ağlar üzerinden davet etmeye başladı. En sonu, alkollü içecek tüketmek tek başına bir protesto, bir isyan halini almaya başladı ki yeterince içmeyenlerin sistemle barışık, işbirlikçi ve hatta düşman olarak algılanması halen söz konusu.. şimdi geçen hafta Kadıköy’de ırkçı bir motor çetesi sokakta içen insanlara saldırınca alkol tüketerek protesto etme olayı bir kez daha yinelendi; yani daha doğrusu böyle bir çağrı yapıldı, katılan oldu mu bilmiyorum. Eylem çağrısının anafikri şu: bıçaklanan arkadaşlarımız için içiyoruz! Evet şimdi akla hemen 25T, nam-ı diğer “şey etme otobüsü” ve toplu öpüşme eylemi geliyor, ama bu farklı bir durum. Bıçaklanan arkadaşlarım için, mağduriyetlerine ve zulme dikkat çekmek için kadeh kaldırmak bana garip geliyor. Benim nazarımda, solcuların saçma ve alakasız göndermelerle dolu basın açıklaması ve sonrasında oturma eylemi organizasyonlarının sıkıcılığına, amaçsızlığına ulaşamasa da kendime bu protesto şeklini kabullendiremiyorum bir türlü..
Eskiden boykot eylemleri vardı, bilmem hatırlar mısınız? Alcatel marka cep telefonlarını kırıp yakmış, Nestle ve Coca Cola satın almamıştık, McDonalds’a gitmemiştik; KKTC’de Annan Planı referandumu öncesinde kapısında Türkiye-KKTC bayrağı asılı olmayan dükkandan alışveriş yapılmazdı. Laikçiler Eti püskevite yönelirken, irtica destekçileri Ülker ve Kristal koladan şaşmıyordu... oysa gelişmekte olan ekonomilerdeki hane geliri artışı, tüketim arzusu bunları nasıl da ezip geçti, değil mi? ODTÜ’de McDonalds ya da Starbucks açılmasının, açılabilmesinin solcular adına utanç kaynağı olarak algılanıldığı dönemlerdi, hey gidi hey!
Bir de kamuoyu yaratma olayı var ki bu, en bağlantısız eylemleri barındıran başlık. Dikkat çekme amaçlı eylemlerin en babası kuşkusuz PETA’nınkilerdir. Ama eylemin amaçsızlığı ve üzerine kurulduğu boşluk bence daha dikkat çekici. Kimsenin umrunda olmayan kürkü için vahşi şekilde öldürülen hayvanlar ancak güzel memeli hatunlar soyunduğunda gündeme gelecektir. Geçen kış bunlardan ikisi Taksim Meydanı’na çıkmayı denediler ama işte malumunuz... ya da erkekleri de var soyunan ama kimsenin umrunda olmuyorlar mesela..
Sonra geçenlerde gazetede görüp de hatırladığım “horon isyandır” duyurusu var ki o bambaşka bir boyut. Göbek atarak Mısır’daki isyancılara ne kadar destek olunuyorsa, horon teperek de ancak o kadar isyan edilir deyip geçiyorum bu sebeple. Postmodernizmin anlamını bu paragrafta görüyorum resmen: parçala, yapıştır, pazarla... şimdi aklıma geldi de TKP’li oldukları izlenimine kapıldığım bir grup da bir kaç sene evvel Kadıköy’de, Latin Amerika’da solun uyanışına dikkat çekmek için Latin dansları haftası mı ne yapmıştı: sosyalist Lula iktidarını desteklemek için samba yapmak nasıl bir anlayış allah aşkına?
Bu destek ve protestolardaki, alkış ve yuhalardaki eskilik, saçmalık, yüzsüzlük beni çıldırtıyor. Yüzsüzlük kadar, bir şeyler yapmış olma hissi yaratarak kendini kandırmak iki yüzlülüğü de söz konusu tabii. Bir tüketim toplumunda yaşayıp da onu tüketmek/tüketmemek şeklinde eleştirmek nasıl bir cevap? Ya da suşinin elitliğine gönül verip Japonya’daki –zedeleri sertifikalı suşi kursuna alet etmek nasıl bir destek? Bunları soruyorum kendime ne zamandır; sizin bir diyeceğiniz var mı?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


