26 Ekim 2009 Pazartesi

Komplo teorisi demişken...


Bir yıldır salgın her yeri kasıp kavurken ciddiye almadık, hatta neredeyse unutmuştuk şu domuz gribini. Şimdi her yerde bu hastalık ve beraberinde getirdiği tartışmalar var. Tartışmalar giderek bir komplo teorisi halini alıyor, ben de haberleri izlerken kafamdan kuruyordum işte, yazayım dedim. Ama lafı dolandıraraktan...
Aslında başka şeyler kuruyordum ya neyse. İnternette kısa bir araştırmadan sonra "Başbuğ'u "Nefes" yerine Chaplin'in "Büyük Diktatör"ü çıkışında muhabbete tutsalar n'olurdu acaba" konulu yazımı, bu domuz gribi yazısıyla değiştirmeye karar verdim, tamamen keyfiyetten.
Baktım da, millette hep aynı senaryo: Bu virüs laboratuvarlarda üretildi. Neden? İşte üçüncü dünya ülkelerini beter etsin diye... Ama bu daldaki oscar ödülüne uçsuz bucaksız tarih bilgisi ve sentezleme yetisiyle İsmail Aybal'ı layık gördüğümü de söylemeliyim. Bir de merak ediyorum hangi filmden görüp öğrendik biz bu pis, adi ilaç firmalarını, biyolojik savaş ajanslarını? Yani evet, pek taraftarı değilim ama şu küreselleşme dedikleri şeyin bir kısmı buradan geçiyor: Virüsü düşmana bulaştırdın iyi, hoş da dünya soğuk savaşta değil, orta çağda da değil, dönüp sana bulaşmasını nasıl engelleyeceksin; e malum şimdi herkes dolaşıyor her yeri. Ya cidden çok kof senaryo bu da be. Keneler ve İsrailli ajan turistler gibi birşey. Daha yaratıcı olunabilir! Dünyayı yönetmek isteyen çılgın bilim adamı tiplemelerini daha çekici buluyorum şahsen.
Biri de aynen şöyle demiş: "Türklerin genetik olarak çoğu hastalıkta sağlam ve dayanıklı olduğu ve bunu değiştirmek için yurtdışından ithal edilen tohumlarla hem tarımcılık sektörüne hemde genlerimize müdahale edildiği ayrı bi gerçek". İşte bu defa parıltısı taşıyan bir örnek; en iyi genç yetenek diyelim. 17 Ağustos depreminde yardım için gönderilen kanları "gavur kanı, türkün kanını bozar" diye geri çeviren dönemin sağlık bakanı Osman Durmuş gençleri etkilemeyi başarmış. "Gerçek"miş, vay be; Danone'ye de aptallaştırıcı bişi koyuluyor demişlerdi, Türk çocukları akıllı olmasın diye, inandım şimdi. Ama işte aptallık bütün milletlerde mevcut; sanırım bu bir yanıyla güzel bir şey.

Benim kafamdan geçen ise tam olarak zombi filmleriyle aynı çizgide bir kurguydu. Ben Efsaneyim'de zombi virüsü kızamık aşısından yayılıyordu ya hani. Bendeniz de tescilli zombi hayranı olaraktan ABD'de domuz gribi aşısı yaptırınca ters yürümeye başlayan ponpon kızın haberini okuyunca acayip heyecanlandım. İşte, dedim beklediğim zombi salgını geldi çattı. Kaç gündür bununla yatıp kalkıyorum. Kendime "olası bir zombi salgınında yapılacaklar" konulu eğitim programı hazırladım. Eve un, şeker, makarna falan stoklayıp bir de B planı hazırlamaya başladım. Eğitim programımın baş köşesi tabii ki 28 Gün Sonra'ya ait; George Romero'ya pek itibar etmiyorum da. Şimdiden kafama koydum hiç öyle zombi avı falan planlamıyorum; oturucam evimde artık yanımda kim varsa, muhtemelen Amerikan askerleri olacak, birilerinin bu gidişata bir çare bulmasını bekleyeceğim. Efendim sonra Ben Efsaneyim deki Will Smith gibi bir de köpek alırım diye düşünüyorum. Aziz Nesin'in herkesin başını alıp gittiği, dünyayı Aziz'e bıraktıkları bir hikayesi vardı adını hatırlamıyorum şimdi, onu da bulup baştan okumalı. Zamanında bir festivalde izlediğim "What To Do In A Zombie Attack" filmi de unutulmamalı.
Neyse, bu kendimce dalga geçme işini bir yana bırakıp cidden sormaya başlıyorum. Dünya ve memleket komplo teorisi olmadığı apaçık ortada olan pisliklere batmış sürünürken bütün bunları görmezden gelip Türk'ün üstün geni, Diyarbakır'ın stratejik önemi, aşıda domuz geni kullanıldığı( bu da çok orjinal fikir ha), aşının adamı ters yürüttüğü gibi aptallıklara inanılır mı yahu? Valla zombi teorisi, benim diye söylemiyorum, daha mantıklı. İspanyol gribi, kara veba falan dünyayı kasıp kavururken de insanlar böyle aptallıklar mı uğraşıyordu merak etmekteyim. Hadi veba da kilisenin zırvalıklarını biliyoruz, İspanyol gribini de mi ilaç firmaları yapmıştı? Ya hadi bunu da geçtim; daha fazla insanın ölümüne sebep olan bildiğimiz grip ve diğer basit hastalıklara ne demeli? 60larda olsa birisi çıkıp "virüsü Sovyetler sardı başımıza" diyebilirdi, bugün ABD diyorlar.
Bu arada YÖK başkanı, sağlık bakanını aramış "bizim öğrencilere de aşı yaptıralım" demiş. Valla bizim üniversitede her yer o kadar pis ki domuz gribine aşı yaptırsan başka bir şey bulaşır kesin. Temiz, sağlıklı okullar, binalar yapsak daha mantıklı değil mi Yusuf?

23 Ekim 2009 Cuma

Ruanda diye bir ülkede


Şimdi bir grup terör örgütü üyesi memlekete kesin dönüş yaptı ya, herkesin ilgisi bu olaya odaklandı. "Vay efendim savcılar suçluların ayağına gitti"den, "ergenekoncuları toz duman ettiniz bunları neden tutuksuz yargılıyorsunuz"a kadar denmedik şey hemen hemen kalmadı. Bir gazi madalyasını yerlere çaldı, şehit aileleri evlatlarının bu günler için mi öldüğünü söyleyip sitem etti. Genelkurmay da demiş ki "terörle mücadele uzun soluklu bir süreçtir böyle bir anda bitmez"; daha ne kadar uzayacaksa bu süreç.
Yahu ben anlamıyorum insanlar gerçekten aptal mı, yoksa işlerine gelmediği yerde mi aptalca davranıyorlar? AKP'ye dava açılınca yargıya tapma noktasına gelenler, dört tane savcı örgüt üyelerini tutuksuz yargılama kararı verince "tu kaka" demeye başladılar daha dün taptıklarına. Öteki diyor ki teröriste kucak açılır mı? E kardeş terörist diye terör estiren adama denir; bunlar daha estirmemişleri. Ama şimdi suç kavramının sınırları genişledi, adamın biri internete yazmış: Katillerin, teröristlerin arasında bulundu bunlar, aynı havayı soludular.
Her neyse işte benim derdim başka. 1994 yılında Ruanda adlı Afrika ülkesinde Hutular, 100 gün içinde 800.000(sekiz yüz bin)Tutsi ve ılımlı Hutuyu palalarla keserek katletti. Bu olayı herkes az da olsa duymuştur. Ama sonra ne oldu? Oradaki insanlar ne yaptılar? Şimdi siz, çağdaş medeniyet düşüncesine mensup olanlar, Tutsiler de Hutuları kesti diye düşünüyorsunuz mutlaka, siz olsanız keserdiniz çünkü. Yokolan her şeyin üzerine; ki bu yokolanlara devlet, insanlık, aile dahil, bu insanlar yapabilecekleri tek şey olan barışı yaptılar. Katliamın sorumluları, emir verenleri dışındakiler halk mahkemelerinde yargılandı, hapis yattı, rehabilite edildi... pişmanlıklarını belirttiler, cezalarını çektiler ve şimdi Tutsilerle bir arada yaşıyorlar.
Yani daha ne diyeyim?

22 Ekim 2009 Perşembe

Taraf'ın intiharı


Dağlıca baskınından beri, Ergenekon soruşturması ve kimsenin yazmadığı haberleri manşetine taşımasıyla sık sık gündeme gelen ve araştırmacı gazetecilik(?) örneği sergileyen Taraf gazetesi bugün kendini yaktı. Hem de ne için: Çok basit kurgulanmış bir komplo teorisi!
Komplo teorisi, helikopter kazasında hayatını kaybeden Muhsin Yazıcıoğlu gibi bir temele sahip olduğu için olsa gerek kulak kabartılıyor. Taraf muhabiri Mehmet Baransu'nun haberine göre söz konusu kaza hakkında yapılan soruşturma dosyasında helikopterdekilerin cep telefonlarına ait arama dökümlerinde birinci sırada NTV varmış. Helikopterin havalanması ile düşmesi arasındaki süre zarfında NTV santrali 5 saniyede bir bu kişilerin cep telefonlarını aramış. Ve hatta kim oldukları belirsiz "telekomünikasyon ve ulaşım sektöründe görevli iki mühendis" bu aramalarla helikoptere önceden yerleştirilmesi olası bir çipin harekete geçirilerek göstergelerin bozulduğunu Mehmet'e söylemiş.
Mehmet Baransu gazeteciliğini unutup kehanetçiliğe o denli kaptırmış ki kendini şöyle yazıyor: "Aramalarda dikkati çeken ise, tıpkı Yazıcıoğlu’nun cep telefonunda olduğu gibi, helikopter havalanır havalanmaz 10 saniyede bir gerçekleşen aramaların kazanın ardından neredeyse kesilmesi. Kaza anına kadar 90 kez aranan Güneş, kazadan sonra NTV telefonundan yalnızca 23 kez aranıyor". Şimdi kazadan evvel arayıp çipi aktif hale getirmişler ya bu NTV'nin suikastçileri(habercileri), kazadan sonra aramaları komployu zedeliyor. Oysa yukardaki gibi bir cümle yapısında kazadan sonra 23 kez aramaları kimseye bu yönlü bir kanıt olarak gelmez. Adam o denli inanmış kendi fikrine, çürütmek için kanıt sunuyorsun, onu da dayanak yapıyor.

İşte bu sabah NTV'deki Yazı İşleri programında Mirgün Cabas'la Ruşen Çakır çıldırmış vaziyette bu konuyu tartışıyorlar. İkisinin de bir şey dediği, bağırıp çağırdığı yok ama suratlardan belli. Kazanın olduğu dönemde haber müdürü Mirgün Cabas, haber danışmanı Ruşen Çakır; komplonun baş sorumluları bu ikisi. Zaten Mirgün evet aradım diyor, haber İHA'dan gelince teyit etmek için aramış adam. Ama Yasemin Çongar telefonla yayına bağlanıp halen yaptıklarını savununca diyecek başka bir şey kalmıyor.
Ruşen soruyor: Neden aramadınız haberin teyidi için? Yasemin cevaplıyor: Üst düzey yöneticilerinizi aradık, yerlerinde bulamadık. Ruşen gene soruyor: Mirgünle beni neden aramadınız? Yaseminden aynı cevap geliyor. Bu ne biçim bir gazetecilikse; yanlış, kolpa haber yapıyorsun, açığa çıkınca aynen savunmaya devam ediyorsun...
Halen kafasından "peki neden kazadan önce aramışlar" diye geçiren komplo düşkünleri için programın sonunda Mirgün Cabas, uçuş bilirkişisi Uğur Cebeci'den aktarıyor: Birincisi, helikopter manuel uçtuğu için cep telefonlarından etkilenmesi olanaksız. İkincisi, helikopterdeki kayıt saatiyle gerçek saat arasında her zaman fark olabileceği havacılıkta kabul gören bir şey.
Şimdi bir çok insan bu yarım yamalak teoriye yarım yamalak inanacak, bir çokları da zaten öteden beri yaptıklarını beğenmedikleri Taraf gazetesine bu sefer haklı olarak çatacaklar. benim düşüncem Taraf böyle aptalca bir haberi yayınlamakla kendini yaktı.

Üniversitelerimiz demokrasi fakiri


Eylül ayının sonunda ne işe yaradığı halen belli olmayan bir kurum olarak YÖK, bir yönetmelik taslağı hazırlayarak üniversitelerimize gönderdi. Taslakta Bologna Süreci'nden ve kurulması önerilen "danışma kurulları"ndan bahsediliyor. Danışmak amaçlı oluşturulan bu kurullarda maşallah kimi ararsanız var: Belediye, valilik, milli eğitim, sanayi ve ticaret odaları, meslek odaları temsilcileri.... bizim memlekette üniversiteler hakkında herkesin söz söylemeye hakkı yok malum, sadece iktidar, ordu, yargı ve yök tekelinde bu konu. Şimdi demokrasi adına daha fazla kişiye söz hakkı veriliyor güya. İyi, hoş da peki ya öğrenciler?
Yüzbinlerce öğrenci var üniversitelerde, ne yapabiliyorlar? Hiç! Akademisyenlerin oyladığı ve cumhurbaşkanının seçtiği rektörün yaptıklarına dair, beğenmek dışında görüş bildirmeleri dahi soruşturulmaya hazır. Üniversite piramitinde en alt basamakta sıkış tıkış bekleyen bu acınası mahluklar, üniversite öğrencileri tek seçenekleri olan sükut ve ikrar sebebiyle taa içlerinden, insanca yaşamak ve hak sahibi olmak genlerinden çürüyor.
Üniversitelerimizde demokrasi adına tek uygulama var: Öğrenci temsilciliği kurulu diye bir şeyin seçimi. Valla 5 yıldır Uludağ Üniversitesi'ndeyim ne bu seçimden haberi olan bir öğrenci duydum, ne de bu seçimi yaptıran hoca gördüm. Binlerce öğrencisi olan bölümler 20 kişiyle seçim yapar, sınıf temsilcileri hocanın atamasıyla görev alır (çünkü kimse aday olmak istemez, hoca da gözde öğrencisini seçer), ülkücüler gelir tehdit eder, onlar yoksa solcular eder... aday olabilirsen ol, seçilebilirsen seçil... dekana gidersin bana ne der, fakülte sekreterine gidersin "memleketin geleceği sizsiniz, işinize müdahale edemem, yaşasın demokrasi" der bulaşmaz. Seçim kuralları gereği eksik katılımla yapılan seçimler sürekli tekrarlanır.
Ötk diye çağırdığımız şeyden herkes farklı birşey anlar. Demokrasicilik oyunudur. Öğrencilerin bir bok beceremeyeceğini bildiklerinden akademik ve idari kadro, hatta güvenlik güçleri bu seçimlere "demokrasiye gölge düşürmemek" adına hiç karışmazlar. İnsanlık tarihi boyunca ne zaman kalabalık bir grup bir uluya, yönetene gitse şu cevabı alır: Aranızdan temsilci seçin gönderin. Bilinir ki o temsilci seçilemez, seçilen temsil etmek için değildir. İşte gene 5 yıldır bu okuldayım ÖTK'nın en ufağından olsun bir iş yaptığını görmedim, duymadım. ÇÇanakkale ziyareti, Ankara gezisi, şık şık giyinip dolaşmalar, rektörle fotoğraf çektirmeler...
Klasik bir bürokrasi örgütlenmesi olarak ÖTKlar da görevlerini yapmamak, kendileri yapmadığı gibi başkasına da yaptırmamak üzere seçilirler. Rektöre ağam, paşam derler, senato toplantılarına katılma haklarını kullanırlar ama bir şey dedikleri görülmemiştir.
Ya en basitinden bir örnek vereyim; bu temsilciler çöplüğe dönen fakülteleri, mikrop yuvası tuvaletleri gidip de hocalarına şikayet edemez utandıklarından. Sonra öğrenciyi kırıp geçiren öğrenci işleri memurlarını da şikayet edemezler kendilerine vazife görmediklerinden, iki katına çıkan otobüs- minibüs ücretlerine dahi gıklarını çıkartamazlar. Sonra hasbelkader birisi dekana gidip bunları aktarırsa dekan der ki: "daha evvel bu konuda hiç şikayet almadım, demek ki siz yalan söylüyorsunuz". İşte demiştim bir üniversitede en küçük vidadan en büyük kolona kadar her demirbaş, her görevli işini yapmamak ve yaptırmamak üzere orada bulunmaktadır.
Her neyse YÖK bu yeni yönetmelikle üniversitelerde daha fazla kişiye söz hakkı verecek. Ulaşım ücretlerine zam yaparken öğrenciyi düşünmeyen belediyeye mesela. Ama öğrenciye hala söz hakkı yok. Öğrenciler, Atina site devletinde kölelerin gördükleri muameleye dahi muhtaç halde, zombi gibi fakülte koridorlarında sürünüyor çünkü. Onların seçme, seçilme, görüş bildirme ve haberdar olma gibi hakları yok. İşin garibi ben bu hakları isteyen bir öğrenciyle daha hiç karşılaşmadım.
Kendime adıyorum bu yazıyı!

1 Ekim 2009 Perşembe

Bir ayakkabı da benden aslanım, bir ayakkabı da benden...










Bugün Bilgi Üniversitesi'nde, üniversite öğrencilerine konuşan İMF başkanı Dominique Strauss-Kahn, Bush'un hemen ardından dünyanın üzerine ayakkabı fırlatılan ikinci başkanı oldu. Selçuk Özbek ise medyanın da sık sık belirttiği üzere bu tip bir eylem yapan ikinci kişi ve de yine el Zeydi gibi gazeteciydi. El Zeydi ile paylaştığı bir diğer özelliği ise kötü nişancılığı olabilir, ama biraz hayal gücüyle denebilir ki asıl hedefi ayakkabısını protokole oturtulmuş gözde öğrencinin kafasından sektirerek Kahn'a değdirtmekmiş.
29 Mart 2007'de Boğaziçi Üniversitesi'nde, Koç Holding temsilcisi hanımefendiye koç yumurtası fırlatan üniversite öğrencisine demediğini bırakmayanlar bugün gene Selçuk Özbek'e sayıp sövdüler. Üzerine giydiği İngilizce yazılı tişörtten, silahının Çin malı, çakma bir Converse oluşuna kadar tartışıldı. Başbakanımız olaya protesto gözüyle bakan İMF başkanının aksine, bunun bariz bir saldırı olduğu görüşünde. Eskimiş haberci Uğur Dündar ise protestoyu şova dönüştürmekte ve izleyiciyi güldürmek için garip mimiklerine, sırıtışlarına ağırlık vermekte. Onun gibiler bu memlekette ne kadar ciddi şeyler olursa olsun kameranın karşına geçip sırıtacak; Levent Kırca misali makyaja bile gerek duymadan hem de. Ama en özlü şakayı Rahmi Koç yaptı. Yöneticisinin suratında patlayan koç yumurtasının acısı hala dinmemiş olacak ki dalgası tsunami kadar büyüktü: "Ayakkabısı kaç numaraymış?"
En sonu NTV'de Kongar/ Barlas ikilisi, medeni muhalefet adına Selçuk'a "büyük" tavsiyeleri verdiler. "Madem gazeteciymiş neden soru sormuyo da ayakkabı fırlatıyo"dan, "Zeydi'nin ayakkabısı Türk malı, kösele tabanlı bir ayakkabıydı; bunun ki hem Amerikan markası, hem de Çin malı"na değin bir çok açığını yakaladıkları Selçuk, tam o sırada salıverilmiş ve ilk konuşmasını NTV muhabirine yapmaktaydı. Eylemin spontane geliştiğini, çalışsa daha isabetli bir atış yapabileceğini, ayakkabısının kısa sürede kendisine iade edildiğini söyledi. Arada emperyalizm, sermaye gibi bir şeylerden de bahsetti. Ama benim damağımda kalan tat basit bir sahne şovuydu o kadar. Muhtemelen protestosunun bu denli benimseneceğini, tatil köyü animasyonlarına benzer biçimde "bakın bizim memlekette de bir ayakkabı fırlatma vakası oldu"lara vesile olacağını düşünmemişti. İMF kötüdür dedi, sonuna kadar haklıydı.
Kongarla Barlas'ı aynı görüş ardına sığındıracak denli güçlü bir eylem oldu sonuçta. Danimarka'da başbakana bir kadıncağız boya dökmüş de demokrasinin bütün kurumlarının mevcut olduğu memleketimizde bir çocuk İMF başına ayakkabısının tekini fırlatmış çok muymuş? İtidal, soğukkanlılık, medeniyet, demokrasi.... bunlardan bahsettikleri bir yığın tavsiye verdi Kongar/ Barlas, üniversite gençliğine. Aynı Kongar sakalını kesmeme pahasına akademideki görevinden istifa etmişti ama.
Demokratik, insani tepkilerin hepsi 19. yüzyıl klasiklerinden çıkma diplomatik bir eda ile yapılacak zorunluluğu varmışçasına ayakkabı fırlatmak saldırı olabiliyor "büyükler"in gözünde. İtalya'da Papa'nın ziyaretine karşı üniversitelerini işgal eden öğrenciler, Paris'te çalışma koşullarının kötüleştirilmesine direnen öğrenciler, Yunanistan'da arkadaşlarının polisçe öldürülmesine tepki olarak bütün ülkede okulları işgal eden öğrenciler... bunlar hep aşırı, şiddet yanlısı, demokrasiden uzak diye damgalanması gerekenler sanırım. Nedense iktidardakilerce demokrasi, "oturup sesini çıkartmamak" olarak tarif ediliyor. Başka diyeceğim yok...