28 Eylül 2009 Pazartesi

Yeni çağın korsanları yağmalamıyor, paylaşıyor


En son Almanya genel seçimlerinde görüldüğü üzere korsan partileri giderek politikaya ağırlıklarını koyuyor. Çoğu insan programlarını aptalca, önceliklerini gereksiz, varoluşlarını boşuna bulsa da haziran ayında İsveç'te Avrupa Parlamentosu seçimlerinde %7.1, geçen hafta Almanya genel seçimlerinde ise %2 oy alarak varlıklarını bu yukardakilerin kafasına vura vura hatırlattılar. Biraz araştırınca öğrendim ki dünyada 33 korsan partisi mevcut ve bizim memlekette de bir tanesi kurulma çalışmalarını sürdürüyor. Buradan ulaşabilirsiniz...

İletişim haklarına, bireysel özgürlük alanlarına, tarımsal ve sağlık alanındaki patentlere ve en sonu kültüre erişimdeki sınırlamalara karşı çıkan bir parti ne yazık ki bizde yok. Var diyen bana da göstersin. Bu kadar genç nüfusun yaşadığı ve iletişim teknolojilerinin azımsanamayacak derecede toplumun kullanımına sunulduğu bir ülkede; hele dinleme, gözetleme bu denli gündemdeyken, kimse bu alanlarda bireyin hakkını korumaktan bahsetmiyor. Fişleme, dinleme eylemine karşı çıkanlar kendileriyle çelişir halde, işlerine geldiği yerden “vatandaşın dinlenmesine, yaşamının her alanında denetlenmesine ve fişlenmesine değil kendilerinin bu işlemlere tabi tutulmasına” karşı çıkıyor. Bu ülkede sosyalist, komünist, halkçı sıfatlarına sahip partiler mevcut; onlar ne diyor bu konuda? Hiç! Hiç birinin programlarında, siyasi hedeflerinde bu yönde bir vurgu yok, bahsedilmiyor. Tarımsal patentleri belki bir ikisinin programında görebilirsiniz. İlaç patentleri gene sallanmayan konular arasında. Ama bu eksikliklerine karşın bu partilerimiz ahkam kesmekten öte durmuyor; korsan partileri zibidi sıfatıyla anıyorlar, diğer partiler gibi. İnternete getirilen kısıtlamalardan kimse söz etmiyor. Sadece başbakanın erişimi engellenen youtube sitesine dair “ben giriyorum siz de girin” yorumu var ki o bambaşka bir olay.

İşte memleketin ve dahi bütün dünyanın yüksek siyaset yapıcılarının es geçtiği, daha doğrusu patentleri ellerinde bulunduran ve insanlıkla ancak parası karşılığında paylaşmaya yanaşan patent tekellerinin istek ve arzusu dahilinde insanlığa ait her türlü üretimi kasalarda kilitli tutan yasalara bekçilik görevini ifa ettiği bu durum bence korsan partilere muazzam bir önem haiz kılmada. Amaçları ve kendileri pek küçük pek önemsiz görünen bu partiler, herhangi bir ideolojiden ziyade temel hakları savunuyor. Her ne kadar işsizlik, ekonomi, dış politika, enerji, küresel ısınma gibi öncelikli görülen, acil meselelerde henüz bir planı, önerisi olmasa da korsan partilerin 21. yüzyılda sahip olunan olanak ve teknolojileri asıl sahipleri olan insanlığa açık hale getirmede nedense şimdiye kadar boş bırakılan bir rolü hakkını vererek oynadığı göz ardı edilmemeli.

Türkiye'nin bu konuda avantajları ortadayken bu kadar beklenildiği kabahat. Çoğu insan Türkiye'nin korsanla anılmasından utanç duysa da intihalin değil ama, kültürel mirasın paylaşılmasının herkese faydası olacağı kesin.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Unutulan füzeler ve gömülen savaş baltaları üzerine


Daha on gün geçmeden unutulan “savunma füzesi alımı” haberleri sanırım bir-iki ay içinde tekrar gündeme gelecek; herkes konumlarını tekrar belirleyecek ve haberi ilk defa duymuşçasına panikleyecek. Böyle dememin sebebi yaklaşık 10 gün önce( 13 Eylül 2009) gazetelerde manşet yapan haberin iki yıldır periyodik olarak (2006, 2007, 04.2008, 08.2008, 09.2009)hatırlanıp unutulması döngüsünden. Güya bizim gazetelerimizde dış politika yazarları, akademilerimizde uluslararası ilişkiler profesörleri mevcut. Hemen hepsi bunaklık ve unutkanlığın pençesinde kıvranıyor olacak ki kimse adam akıllı bir yorum getiremiyor. İşi haberin izini sürmek olanlar kendi yaptıkları( ya da atladıkları) haber, tekrar karşılarına çıktığında olayı ilk defa duymuşçasına gözlerini dört açıyorlar. Ben anlamıyorum nasıl olur bunlar?
13 Eylül günü birçok gazetenin baş haberleri arasında Türkiye'nin 7.8 milyar dolarlık füze alacağı, bu da yetmezmiş gibi ABD yapımı Patriot füzesi alacağı bulunuyordu. Haberin kaynağı da ABD adına bu silahları satacak kurumun senatodan onay almak için başvurusuydu. Ama bir civan, bir yiğit çıkıp da “yahu arkadaş bizim memlektin savunma bakanlığı bu haberi iki sene evvel duyurmuştu” demedi, diyemedi. Hemen gidip hocalara danıştılar. Büyük üniversitelerimizin büyük hocaları “ya Rusya'ya, ya İran'a karşı bu silahlar” dediler, kestirip attılar. Bunların bir kısmı siyasi tarihçiydi, bir kısmı Ortadoğu uzmanı. Adamların görüşleri o denli sağlam temelendirilmiş(silah Abd'den alınıyorsa Rusya'ya ve İran'a karşıdır varsayımı), eleştiren bile çıkmadı.
Bir kahve masası başına toplanmış üç beş başbakan edasında yapılan yorumlarda herkes işine geldiği taraftan habere saldırdı. ABD füze kalkanını Türkiye'ye taşıyor, Türkiye dış politikasıyla çelişiyor, Rusyayla ilişkiler kötüleşecek.... nedense kimse bir konu hakkında kelam etmeden düşünmek gereksinimi duymuyor arkadaş. Misal konuyu 1962 Küba füze krizi ile karşılaştıranlar oldu. Daha ne denir bu, zamanın değiştiğini, hiçbir şeyin 62'deki gibi olmadığını anlamak istemeyenlere? Ya da “dış politikayla çelişiyor” yorumcuları; hangi devlet ordusunu silahsız bırakır? Geleceğin asla bilinemeyeceği göz önüne alınırsa kim kendini, halkını korumak adına silah almaktan vazgeçebilir? Malum bunlar savunma füzesi.
Neyse herkes kafasındaki yoksun fikirlerini boşalttıktan sonra işin aslı ortaya çıktı yavaş yavaş. Projenin neredeyse 10 yıllık bir geçmişi olduğunu, 8 değil 1-2 milyar dolarlık bir ihale olacağını(haberi), ABD dışında Rusya ve Çin'in de bu ihaleye girdiğini(haberi), hatta Rus yapımı füzelerin daha şanslı olduğunu öğrendik. Hani nerde “füzeler Rusya'ya karşı alınıyor” diyen o profçuklar? Nerde “62 Küba füze krizi gibi ABD topraklarımızı kullanıyor” diyen solcu takımı? “Füze kalkanı bize kuruluyor” yorumunu yapan uzman müsveddelerine de gidip 2008 yazı haberlerini okuması tavsiye edilmeli; ilaveten, Çek Cumhuriyeti ve Polonya ile varılan anlaşmaların detaylarını hatırlatmalı. Aradaki farkı görmemek körlük teşhisi koymaya yeterli.
İşte herkes bol keseden konuştuğunu, aptal durumuna düştüğünü, hafıza ve aklıselimden yoksun olduğunu az da olsa görmüş olacak ki kimseler daha bu konudan bahsetmez oldu. İki, üç ay sonra bu haber tekrar meydana çıkacak bütün bu yorumlar tekrar yapılacak, yazık.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Al birini vur ötekine


Ermeni açılımına memleket muhalefetinden tepki yağmaya devam ededursun Ermenistan muhalefeti açlık grevine başlamış. Adamlar hükümetin Ermeni açılımının milli birlik ve bütünlüklerine zarar vereceğini söylüyorlar. Sınır açılmasın, tanınmasın, soykırım sorgulanmasın, Karabağ yalnız bırakılmasın diyorlar. Bir kaç ay evvel gene bu açılım münasebetiyle hükümete desteklerini çeken Taşnak partisi yöneticileri demiş ki, ‘Bizler Türkiye karşıtı bir parti değiliz. Ancak şu anki haliyle protokoller kabul edilemez. Önemli eklemeler yapılmalıdır’. Yani insan "Türkiye yerine Ermenistan yazınca memleket muhalefetinin dediğinin aynısı" diye düşünmekten kendini alamıyor. Arada en ufak bir fark dahi yok.
Orada kocaman bir ayna var, bakıp bakıp kendimizden korkuyoruz resmen. Belli ki kafamızda bir çirkinlik var. Yoksa insan neden kendi yansımasından korksun? Aynanın öteki tarafında sır değil gene bir ayna var. O tarafına bakanlar da kafalarındaki çirkinliğin yansımasından korkuyorlar. Ve işte bu çirkin kafalılar birbirlerine karşı çıkarken aynı şeyleri söyleyerek ortak çıkara ulaşmaya çabalıyorlar. Bu olağanüstü netlikte bir fotoğraf veriyor bize. Sınırların açılması gerektiğini, konuşmamız gerektiğini, kafamızın içinde yarattığımız korkuların gerçekte hiç bir karşılığı olmadığını görüyoruz.

8 Eylül 2009 Salı

Ayılana gazoz, bayılana limon


8 Eylül tarihli Yakın Plan programının konusu üniversitelerdeki açlık sorunu. Oradan izledim, Marmara Üniversitesi rektörü olan Necla Pur hanımefendi bazı öğrencilerinin derslerde açlıktan bayıldığını ağzından kaçırmış. Hemen belirteyim rektör hanım açıklamasına şu bilgiyi de iliştirivermiş: Öğle yemeği maliyeti 5 lira, ancak biz 1,5 liraya satıyoruz. Aman ne iyi, sanki 1,5 liraya yemek alamayan öğrencilere parasız kayıt yaptırmayan, yeniletmeyen kendisi değil benim. Buna kepçeyle alıp kaşıkla vermek diyorlar. Zaten kendileri açlık sorununa çözüm olarak hemen sabah çorbası servisi başlatmışlar okulda; kepçe ve kaşık ilişkisi aynen!

Programda öğrencilerle röportaj yapmışlar herkeste bir çekinme, sıkılma. Günde ne kadar harcıyorsunuz yemeğe, diye soruyorlar, Maaşallah 20'den az harcayan yok. Belki izlemissinizdir, Meliha Okur hanım da yaşam koçluğu yaparken bir öğrenci evine uğramıştı. Ev değil saray yavrusu, üç hanım kızımız, öğrenci arkadaşımız milyarlarla zar zor geçiniyor; işte sanki bütün öğrenciler o biçim yaşıyor memlekette. Ama TMMOB İzmir’de yaklasık 1600 üniversiteliyle anket yapmış, oradaki sonuçlar hiç öyle demiyor.

"Anketimizde öğrencilerin % 62‘sinin günde üç öğün yemek yiyemediği ortaya çıkmıştır. Öğrencilerin % 72‘si dengeli beslenemediğini beyan etmiştir. Öğrenci evinde kalanların yalnızca % 26‘sı, yurtta kalan öğrencilerin ise yalnızca %21‘i beslenme ihtiyacı için haftada 70 TL‘den fazla harcayabilmektedir. Bu tablo değerlendirildiğinde öğrenci evinde kalan öğrencilerin % 64‘ünün; yurtta kalan öğrencilerin ise % 65‘inin beslenme gideri olarak haftada ancak 30 - 69 TL ayırabildiği ortaya çıkmaktadır. Bu rakama haftada 30 TL‘den daha az parayla beslenmeye çalışanlar da eklendiğinde İzmir‘de öğrencilerin ortalama % 75‘inin, yani her 4 öğrenciden 3‘ünün beslenebilmek için günde 3 TL ile en fazla 10 TL arasında harcama yapabildiğini görmekteyiz. Bu da İzmir‘de öğrencilerin dörtte üçünün açlık sınırında yaşadığı anlamına gelmektedir."

Demek ki İzmir’de öğrenciler perişan ya da Marmaradakiler ensesi kalınlardan? Herif açlıktan bayılıyor ama diyemiyor. Neden? Öyle öğretmişler çünkü. Bendeniz bu rektör ve takım arkadaşlarını pek iyi tanırım. Kendileri her şeyi söylerler her yerde, ama ne zamanki bir öğrenci aynısını desin hemen okulu küçük düşürmekten soruşturulmaya yazar. Rektör hanım rahibe Teresa edasıyla fakülte koridorlarında açlara çorba dağıtırken bir yandan da Marie Antoinette'i düşünüyordur kuşkusuz. Eğer düşünmüyorsa bu tamamen kendi kültürüne olan ilgisizliğindendir. Rektör hanıma karşı fazla sert davrandığımı düşündüyseniz hemen yazının başında sarf ettigim “ağzından kaçırmış” betimlemesini hatırlatayım. Programı sunan Selen Tokcan Hacaloğlu diyor ki: "Konuyu gündeme getiren Marmara Üniversitesi Rektörü Profesör Necla Pur'a gün boyunca ulaşmaya çalıştık ancak kendisi bugün için ulaşılabilir değildi. Aynı üniversiteden rektör yardımcıları da aynı şekilde bize olumsuz cevap verdi. Biz de ardından İstanbul Üniversitesi’ne gidelim istedik ancak, aynı olumsuz yanıtı bu üniversiteden de aldık. Biz de İstanbul Teknik Üniversitesi’ne geldik". Bu, şu demek oluyor ki herkes söylediklerinden dolayı pişmanlık duyuyor. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü de “kaç kaç şahit yazarlar” edasinda, “ben görmedim, duymadım, bilmiyorum”u etkileyici bir performansla oynuyor. Sonra mazallah hükümet ödenekleri keser(bkz: maliye eski bakanı Kemal Unakıtan'ın açık kalan mikrofonu) durumu söz konusu.

Programa ev sahipliği yapmayı üstlenen İ’nün derdi bambaşka. Güya kendini temize çıkartacak. “Bizde açlıktan bayılan yok, herkesi doyuruyoruz” gibisinden tribünlere oynamada; okulun reklamını yapma telaşındalar. Okul değil aşevi mübarek.

Programın en ilgi çekici konuğuysa Ulusal Öğrenci Konseyi başkanı Nihat Buğra Ağaoğlu. Kendisi aynı zamanda açlıktan bayılan öğrencilerin de başkanı. Ben kendisini daha evvel Can Dündar'ın Neden programında izleyip gercek dünyadan kopukluğuna hayran kalmıştım. İşte burdan programa siz de bakın YÖK başkanını canlı yayında kıstırmışlar tek sordukları “ya hoca anlatıyon da n'olcek bu iş güç meselesi” olmuş. E dostum senin başkanı olduğun öğrenciler açlıktan bayılıyor sorsana YÖK başkanına, bunlar da senin sorumluluğun değil mi? Zaten aradan geçen zamanda kendisi tavrını pek değiştirmemiş. Selen soruyor "nedir bu söylenenler" diye, Ulusal Öğrenci Konseyi başkanı cevaplıyor: "Öncelikle teşekkür ediyorum öğrencilere karşı böyle bir hassasiyetiniz olduğundan dolayı. Rektörümüzün belirttiği gibi bir takim olaylar yaşanıyor olabilir ama ben açıkçası çok çok fazla oranda olduğunu düşünmüyorum. Bu konuyu da böyle abartarak dile getirmemek lazım diye düşünüyorum. çünkü şöyle bir durum da var: Devletin öğrencilere karsı sürekli bir yardımsever tutumu var. Ulaşılamayan öğrenciler de var ne yazık ki". Selen, konuştuğu kişinin öğrenci konsey başkanı olduğundan bir an şüphe edip “Allah Allah acaba YÖK’den birini mi bağladılar” diye içinden geçirirken dayanamayıp Nihat'ı durduruyor, tekrar soruyor: Rektör abarttı mı diyosun? Nihat hiç istifini bozmadan “bazı uç durumlar var, ama çok nadir vakalar bunlar” cevabını veriyor. Yani daha çok şey söylüyor Nihat tabii ama, ben işime geleni alıntılıyorum. Gerisini oturun izleyin Allah aşkına gülmekten kırılmazsanız ne olayım. Nihat başkan 5 dakika konuştuysa 3 dakikası “hükümet çok olanak veriyor, 180 lira kredi veriyor, okul yemek bursu veriyor....”; Nasrettin Hoca dayanamayıp sormuş ya, hırsızın hiç mi suçu yok? Sanki YÖK başkanı arkadaş, öve öve bitiremiyor üniversitelerimizi. Demek açlıktan bayılan da tembellikten kendine burs, yardım, harçlık bulamamış; ooooh öylesine müstehak. Bu memlekette ayılana gazoz; bayılana limon arkadaş.


not: Programın video kaydını http://video.ntvmsnbc.com/ adresinden aratıp bulabilirsiniz, buraya koymayı beceremedim.

4 Eylül 2009 Cuma

Ne Yapsa Yaranamıyor


Bir garip durum var dikkatimi çeken: İktidar ne yapsa yaranamıyor efendim. Açılım diyor, dalga geçiyorlar: Açılım ne lan, diye. Artık o derece bel altı vurmalar. İyi bir şeyler olunca, sümme haşa iktidarın rolü yok, kendiliğinden oluyor iyi şey.

Bilmem siz de izliyor musunuz, dış politika aldı başını gidiyor memlekette. Eskiden bi Amerika vardı, bir Almanya, gerisiylen küstük. Şimdi Davutoğlu çat Erivan'la muhabbette, tak Şam'a geçiyor; kesmezse Atina'ya uğruyor. Ceketini sırtına vurdu mu, olmayacak şey yok. Malumunuz Ermenistan'la diyalog içerisindeyiz bir süredir. Bir kaç aydır ses seda çıkmadığından herkes, "bakın biz demiştik bu diyalogtan iş çıkmaz" deyu yatttıkları pusulardan geniş geniş konuşuyordu. Ama ne oldu? Meğer işler pişmedeymiş gizli gizli. Bir- iki aya sınırların açılması gündemde şimdi. İyi de bizde tutarlılık(yüzsüzlük) yiğitliğin şanından; kimse lafını geri almıyor. Yıllardır Ermenistan'la konuşmayışımızı eleştirenler bile hükümete çatıyor. Bir bahanecilik, bir içten pazarlıkçılık ki sorma!

Bu sabah bir köşede okuyorum: Ne olduysa tu kaka. Ermenistan'la ilişkimiz emperyalizmin isteği, Azerbaycan'la ilişkimiz gerilmiş Rusya'nın hayali, Kıbrıs'ta işler iyi gidiyormuş millyetçilerin zaferi, Suriye ve Irak'la su meselesi görüşülmüş savaş çıkacak... bu ne biçim uluslararası ilişkiler anlamadım. Ulen ne yapılsa, nasıl yapılsa olmuyor. Şimdi ismini vermeyeceğim bu köşenin gazetesi yıllardır bu yukarıdakileri yapılmamasıyla eleştiriyor. Kendilerine tutarlılık öğretmek haddimize değil tabii ama kalbim dursa beynim yerinde durmuyor arkadaş nasıl yazılır bunlar diye.

Yahu bu iktidar kötü tamam, sermayeci, dinci, efendime söyleyeyim Amerikan uşağı.... ama yeter, el insaf be kardeşim. Her yapılana da kötü demek mantıksız, aptalca. Ermenistan'la ilişki kurmamız öye ya da böyle tamamen desteklenecek bir olay, lamı cimi yok. Irak'la Suriye arasını yapmak yönündeki hareketler de öyle, su üzerine görüşmeler yapmak da öyle. Çünkü bendeniz barış isterim, ne olursa olsun barış. Ve bunlar, bu dış politika adımları barışa yöneliktir. Desteklenmeyecek hiç bir unsurları yok. İki yıl olmadı İran'la enerji anlaşması imzalanacaktı Amerika taş koydu. Pusudaki muhalefet başladı "Amerikan uşağısınız" demeye; aynen öyleler de şimdi Irak'la, Suriye'yle anlaşma yapınca neden kötü oldular bunlar gene?

Demek muhalefet boşlukta sallanıyor. Tavırlarını Amerika'nın tepkisine göre belirliyor; Amerika desteklerse kötü, kösteklerse iyi diyecekler şeylere. Başkalarından bağımsız muhakeme yapamayacak denli eskimiş ve çürümüşler demek ki. Yaşlanmışlar! Yeniyi sindirememişler! Ama inat ve yüzsüzlükle dolular ve halen gerçekleri kafalarındakine uydurarak düşünüyorlar.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Kabullenmek

Şaşırmayan bir millet olarak adaptasyonumuz epey kuvvetli. Darbe planları açıklanıyor, herşey beklenir; dünyaya meteor düşecek deniyor, Allah'ın taktiri; Rusya Gürcistan'a saldırıyor, zaten belliydi.... yahu biraz şaşırır, garipser insan; bir tepki verir. Her şey planlarımız dahilinde gidiyor bir milletiz yani, her olay imkan dahilinde ve kontrol altında. Bir acaip soğukkanlılık, aldırmazlık, tam tabiriyle sallamama!
İşte haberlerde gördüm bu Sivas olaylarının baş sorumlularından, kışkırtıcılarından bir herif yıllardır arandığı halde bulunamazken yıllarca emekli maaşı almış devletten. Bariz boktan bir durum. Ama işte bizdeki de pek koruyucu bir devlet mekanizması: katiline, suçlusuna bile hakkını ödüyor. "Bizde kimsenin hakkı kalmaz" durumu.
Genel olarak memleket her daim skandalların, haksızlığın coğrafyasına dönüştüğünden yukarıdaki ve benzeri haberler, çirkeflikler gün yüzüne çıktığında kimse sesini çıkartmıyor, sallamıyor. uzandığımız yerden başlıyoruz: bu da birşey mi.... tarzı yorumlara.

haber: Sivas katliamı davasında yıllardır bulunamayan firari sanık eski Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak’ın Fransa’da olduğu ortaya çıktı. Erçakmak’ın, 1998 yılına kadar SSK’dan emekli aylığı aldığı da iddia edildi.

yorumlar:

-Ne olacak;Kenan Evren'de alıyor senelerdir...
-Bu hükümet bu gibi rezillere işde verir........
-e doğal tabi,...
-Güzel haber...