3 Ekim 2010 Pazar

Adamdan Sayılmak


Son bir aydır bütün gençlikte bir tartışma aldı başını gidiyor: Tek tip askerlik! Aslında tartışma falan yok herkes karşı çıkıyor. Geçen facebook'ta bi grup gördüm artık onlar über-... olmuş.

Anti-tektipçiler, tek tip askerliği savunan, varsa artık, adamları üniversitelileri kıskanmakla, kendileri okuyamadığı, okumadığı için bu okumuş güzide sadrazam billurlarını kıskanmakla suçluyorlar. "Biz üniversite okuduk", diyolar, "mıntıka temizliği mi yapcaz 12 ay! İlkokul- lise mezunları nasıl olsa bir işe yaramıyorlar, onlar temizlesin", diyorlar. Fazla ilişkilendirici bir kişilik olabilirim tabii ama ben bunları direk "benim oyum çobanınkiyle bir olamazcılar" başlığı altına yazdım. Mahzun dudaklı, Harvardlı mankenimiz Aysun Kayacı da "ben aydın insanım, dağdaki çobanla nasıl aynı düzeye indirgenirim", diye isyan etmişti.

Bu zorunlu askerlik nicedir türlü ergen zihniyete dert oldu. Kızları da alsınlardan tutun da maaşlı olsun, bedelli olsun, profesyonel olsuna kadar her telden öneri, plan, proje dillerde. Asker milletin görünmeyen yüzü bu olsa gerek: Fırsatını bulan kaçıyor bir şekilde. İşte sporcu lisansı alanlar, boy/kilo endeksçileri, yurtdışında en az üç yılcılar, çakma çürük raporcuları, gay ayakçıları... daha türlü yöntemi vardır eminim üstün körü sıralıyorum. Askere gitmeyi ertelemek için ikinci üniversite, yüksek lisans yollarını deneyen de çok. Zorla, korkudan okuyup adam ediyolar kendilerini, bir eğitim çilesi ki sormayın.

Nedir bu memleketin okumuşlardan çektiği anlamıyorum arkadaş. 90larda "halbuki avrupada"cılar vardı, deşifre oldular artık kimse yüzlerine bakmıyor. Daha eskileri için benim kaynağım Sabahattin Ali hikayeleri(misal Köpek adlı olanı). Şimdilerdeyse bu üniversiteliler çıktı başımıza. Ulan, diyorum arasıra kendi kendime, ben de üniversite okudum, bunlara öğretip de bana öğretmedikleri bir şey mi var? Benim göremediğim bir gizem, bir muhteşem, ilahi ayrıntı mı vardı? Misal Galatasaray yüksek lisansta karşılaştığım bir velet, lisansı ingilizce yapmış olmasının pek faydasını gördüğünden bahsetti ama kayıtsız bakışıma rastlayınca "gerçi çoğunu anlayamadık ya"sını ekledi sonuna. Bu üniversiteli zevatın geneli böyle: Kendisine sürekli "o kadar okuduk ne öğrendik" diye soruyor, ama sessizce soruyor; yanına yaklaşan olursa da başlıyor hocalarının kitaplarından konu açmaya, başka yere gitmek arzusunun dayanılmazlığıyla devam edip bu memleket adam olmazla bitiriyor. Halbuki sorsanız "sen ne yaptın bugüne kadar?", tek cevabı "bitirme tezimi internetten kopyaladım hocalar yuttu" olur. Bu üniversite mezunları ve aydınlar diyarında eşini en çok döven kesim gene bu mezunlar kastıdır, tüm araç kullananların şikayeti mezun, ultra işgüzar polis memurlarıdır, referandum da bile evetçilerin ilkokul/lise terklerden oluştuğuna dair araştırmalarıyla üstünlüklerini hatırlatmışlardı. Bunlara her şey hak, ama sorumluluk almak deyince bir tanesini ara ki bulasın. Kısacası: "Öyle bir hal müşahede olunur ki, anlatmak ve yazmak mümkin olmaz."

Yani askerlik yapmaya bu kadar hevesli görünen, aynı zamanda yapmamak, biraz daha kısa yapmak için bu kadar uğraşan, bir yandan da asker millet olmakla övünen, savaşa hayır diyemeyen, zorunlu askerliğe hayır diyemeyen, bunu diyecek ne zeka, ne cesaret hiç bir şeye sahip olmayan bu adamlar ne yapmaya çalışıyorlar ben anlamıyorum. Militarizme karşı değil, bilakis temelden destekçiler ama kendileri biraz olsun ellerini kirletmekten iğreniyorlar. Bu memlektte yıllardır zorunlu askerliğe karşı çıkanlar var, militarize bir topluma hayır diyenler var ama onlar için "korkak, hain, gay", diyen güruh, aynı zamanda "ben üniversite okudum dört yıl, ben yapmayayım askerlik" de diyor. Kendisinin yapmaktan kaçındığı şeyin gerekliliğine inanmanın sonucu gelen vicdan azabı, suçluluk duygusu kendini depresif, saldırgan bir faşizanlıkta, linçlerde, savaşa destek mitinglerinde, her hangi bir kurbanı bölücü, hain diye yaftalama ayinlerinde açık ediyor.

Bu üniversitelilerin bir tanesi de geçen sene aşırı hız yapıp otobüs durağına çarpmış beş kişiyi öldürmüştü. Bugünkü haberlerde çocuğun kardeşinin de trafik kazasında hayatını kaybettiği yazıyor. O, sanırım üniversiteli olduğu için her şeyin ona hak olduğunu düşünenlerden, hız da yapar, kaza da.. beş yıl ceza alıp 10 ay yatar, çıkar; çünkü o dört sene üniversiteye gitti, ilkokul mezunu sürücülerle aynı süre mi hapis yatacak?

Bu adamlar dört senelik okullarında hiç ders almadılar, örnekteki gibi bir çoğu kendi başlarına gelenlerden de ders almıyor; onlar ha bire ders verir. Bana da sık sık sen daha gitmedin askere ondan böyle rahat konuşuyorsun dersi veriyorlar. Çünkü bu kadar kaçtıkları askerliği hala adamdan sayılmanın baş kıstası sayıyorlar. İşte tesbitlerinin tek haklı noktası burada: Memleket bu şekilde adam olmaz!

Vicdani retçilere her telden örnekler:
http://www.savaskarsitlari.org
http://www.barisicinvicdaniret.org
http://www.ozgurder.org
http://www.askerligehayir.com
Yıldırım Türker'in eski bir yazısı
http://www.eksisozluk.com

9 Eylül 2010 Perşembe

Ne Hale Geldiniz Sonunda - 2


Kendileri yapınca her türlü hareketin mübah olduğunu öngören, özeleştiriden yoksun, 90'lardan kalma bakışlarla güncel politika yapmaya çalışanlar, fiziki ve fikri açıdan bunamışlar her bir yanımızı kuşattı. Ama demokrat, özgürlükçü, halktan yana sıfatlarını tercih ediyorlar tabii. Kendi 'hayır'larının MHP ve CHP'ninkinden ayrı olduğunu türlü bahanelerle anlatanlar, yetmez ama evet'çilerin 'evet'ini AKP'ninliyle bir tutmakta ısrar ediyorlar. İşte yumurta, boyalı su atmalar, hakaretler, kavga dövüş etmeler...
İlk yazıda kutsal statükocu ittifaklarından bahsetmiştim EMEP, Halk Evleri, ÖDP ve TKP'nin. Biraz hayal ürünüydü açıkçası; ama birbirini sahiplenme ve kollamadaki azimleri beni hayalime inandırdı. Uzun yıllar beklenen solda birleşme bu sefer olacak sanırım. Ama provakatörlük, saldırganlık, tahammülsüzlük üzerine bir birleşme olmuş ne çıkar? Solumuz birleşip farklı düşünen her kafaya bir demir ökçe misali inecek böyle giderse.
Bahsettiğim sahiplenme, kollama ilk yazıda bahsettiğim densizliklere yapılıyor. Günlük Evrensel gazetesinin arşivine şöyle bir göz attım da iki olaya dair hiç bir haber çıkmamış. Haber atlamak diye buna denir işte. Beş on çapulcu basın açıklamalarını basıyor, konuşanlara eline geleni atıyor ama bu gazetede hiç bunlardan bahis açılmıyor. Duymamış olacak değiller ya!
Saldırı haberine rastlayamayınca yetmez ama evet hakkındaki yazılara bir bakayım dedim. Haklarında tek kelime yorum yazmayacağım şeylerle karşılaştım. Kimse ne yazdığını okumuyor sanırım...

"AKP’lilerin düşen maskeleri yerlerde sürünürken, birçok sahte solcu o maskeleri yerden toplayarak bunların ne kadar demokrat olduklarını halka aşılamaya çalışıyor. O solcu eskilerini, işbirlikçi liberalleri her gün sırayla ekranlara çıkartıp resmi geçit yaptırıyorlar ama onların halk üzerinde ne kadar etki yarattığı şüphelidir. Bence yandaş medya yanlış ata oynuyor, çünkü bizim millet dönekleri kulağının arkasıyla dinler ve pek sevmez." haber

"AKP Hükümetinin Türkiye’yi demokratikleştirme, özgürlükleri genişletme iddiasıyla “Anayasa Değişikliği Paketi” hazırladığı ve referandumda “evet” denmesini istediği bu günlerde bir Kürt belediye başkanı tarafından yapılan konuşmaya gösterilen tepki, AKP’nin gerçek yüzünü bir kez daha göstermiştir. AKP’nin paketini övüp göklere çıkaranlar ile “yetmez ama evet” diyenlerin bu konudaki sessizliğinin nasıl anlaşılması gerektiğini ise onların açıklama getirmesini beklemek gerekiyor!" haber

"ÖDP, TKP, EMEP ve Halkevlerinden oluşan sosyalist sol cephe referandum oylamasında “Hayır” diyeceğini açıklarken; bugüne kadar neredeyse her konuda AKP’nin yanında yer alan özgürlükçü sol kesimin DSİP, EDP, Genç Siviller ve Küresel BAK gibi kuruluşları bile “yetmez” diyerek anayasaya oylamasında çekinceli bir evet oyu kullanacaklarını belirttiler." haber

"Anayasa değişikliklerinin, sadece belirli yönlerini ya da birkaç maddesini öne çıkarıp, eksik verilerle yola çıkanlar, aynı şekilde söz konusu verilerin diğer parçalarına ve bütününe yönelik eleştirileri yok sayanlar, en somut gerçekleri bile görmeyip ya da görmek istemeyip bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Bu kesimler, Anayasa değişikliklerini bir bütün olarak ele almak yerine, ısrarla tek tek maddeler üzerinden değerlendirip, üstelik bunu yaparken değişikliklerin arkasındaki bütüncül politik stratejiyi hiç hesaba katmadıkları için, her bir maddenin az da olsa “Demokrasiyi” güçlendireceği gibi tam bir “Düz mantık” egzersizi yapıyorlar.
Anayasa değişikliklerine konu olan maddeleri parçalara bölerek bütünü ile ilişkisini koparıp, söz konusu maddeler üzerinden değişiklik paketine bir taraftan utangaç bir şekilde “Yetmez ama” derken, diğer taraftan “Mutlak olumlu” sonuçlara ulaşan analizlerin birbirine benzerliği dikkat çekici. Her parçanın bütünden farklı bir gerçekliğe sahip olduğu gerçeğini dikkate alarak, bu sakat analiz yöntemini eleştirdiğinizde, insan aklının sınırlarını zorlayan mantıksal çıkarımlarla “Statükocu”, “Ergenekoncu” vb ilan ediliyorsunuz. Tıpkı Başbakanın yaptığı gibi…" haber

"‘Yetmez ama evet’çiler bu sürecin en şanslı kesimi oldu! AKP hükümeti onlara tüm kapıları açmış bulunuyor. Bu çevreler, bir kitle desteği olmasa da, “sol” ve ilerici güçler içinde kafa karışıklığı yaratmaları için büyük destek görmeye devam ediyor. Medya desteği başta olmak üzere her türlü olanak sunuluyor.
“Yetmez ama evet”çiler zinde güç olarak, CHP ve MHP yada diğer gerici burjuva kliklerden farklı içerik ve amaçla Hayır diyen, demokrasi güçlerine karşı ateş püskürürken, ‘Boykot’ diyen BDP’yi hedeften düşürmüyor. ‘Evet’ diyen AKP ve AKP yandaşlarıyla, dinci ve tarikatçı çevrelerle can ciğer kuzu sarması halinde hareket ediyorlar. AKP’lilerle paslaşıyor, beraberce paneller, forumlar, etkinlikler düzenlemeye devam ediyorlar. Başbakanın da “Yetmez. ama şimdilik bu kadar yapabildik, evet deyin daha fazlasını yapalım”dediği düşünüldüğünde, “evet”çiler ile “yetmez ama evet”çiler arasındaki farkı oldukça daralmış bulunuyor." haber

Umarım ne hale geldiklerinin, ne yaptıklarının farkına varırlar...

6 Eylül 2010 Pazartesi

Uludağ Üniversitesi Öğrenci Topluluklarının Beşte Biri


Selam, yazmadığım 3 ay boyunca türlü türlü konu seçip ya geç kalmaktan ya da yeterince ukala ve hastalıklı düşünememenin verdiği rahatsızlıktan bunları yazmadım ama geçen hafta sorumsuz memurları yüzünden gene mezun olamadığım okulum Uludağ Üniversitesi kampüsünde gezerken öyle bir manzara gördüm ki tepem attı. Artık bunu da yazmayacaksam kapatırım bloğu daha iyi dedim. Mevzu basit aslında, topluluklar.

Şimdi baştan başlayalım. Bursa'nın kimsenin yüzüne bakmadığı bir köşesinde 35 yıldan fazladır mevcudiyetini sürdüren Uludağ Üniversitesi, yani benim son beş senemi geçirdiğim okul ve onun öğrenci toplulukları ilk günden beri bende derin düşünceler uyandırıyor. Anlamıyorum bu nasıl okul, bunlar nasıl topluluk? Okuldaki ilk haftamda Evrensel Gençlik ekinde topluluklar üzerine bir yazı yayınlamak üzere bazı toplulukların genel kurullarına gitmiş, bazısının üyeleriyle röportaj yapmıştım. Yetişebildiğim genel kurullardan Edebiyat Topluluğu genel kurulu, değil yönetimi, tek bir üyesi dahi lütfedip gelmediği için olmadı, topluluk da sizlere ömür tabi. İkinci olarak Uluslararası İlişkiler Topluluğu genel kuruluna girdim, salondaki aşağı yukarı elli kişinin ikisini tanıyor olmama rağmen “dur bakalım n'olcek”, deyip yönetim kuruluna aday oldum; 11 oy alıp yönetim kuruluna seçilmiştim ki divan oraya ait olmadığımın farkına vardı. Sonra Atatürkçü Düşünce Topluluğu(ADT) genel kurulu vardı ki hiç unutamam.

En azından 2005-2009 yılları için iddia edebilirim ki okulumun öğrenci topluluklarının hepsi ADT'nin dalları gibiydi. Hangi toplulukta kim yönetime girecek hep ADT toplantılarında belirlendi, hangi topluluk ne etkinlik yapacak hep ADT'den izin alındı. Bunda sabık rektör Mustafa Yurtkuran'ın ve tayfasının hep ADD üyesi olmasının, bu topluluğun bir dediğini iki etmemesinin (mesela Ankara Cumhuriyet Mitingine ADT onlarca otobüsle katıldı, topluluğun o kadar bütçesi olmadığı için rektörlük hesabı üstlendi)etkisi büyük. ADT'de yönetim değişiyordu ki, yukarıda bahsettiğim genel kurul tam bir topluluk dayanışması halinde geçti ve daha da tutucu, gerici bir grup Atatürkçü tarafından devrilmek üzere olan yönetim kurtuldu. Bana sorarsanız tam bir koltuk dayanışmasıydı, bütün topluluk yöneticileri mevcut yönetime borçlu oldukları koltuklarını korumak adına mevcut yönetime oy verdiler; tam bir Ankara Savaşıydı. Ya inanır mısınız ADT'nin uydu topluluğu bile vardı. Cumhuriyetçi Gençlik Topluluğu diye bi topluluğu iş olsun diye aynı kadroyla yürütüyorlardı. Yani size mecaz falan yapıyorum gibi gelebilir ama harbiden böyleydi işte: Zorla ayakta tutulan Cumhuriyetçi Gençlik Topluluğu!Her neyse, efendim ben geçen hafta bu toplulukların bulunduğu binanın önünden geçerken bir duyuru gördüm. 15 topluluğun fesh olunduğu yazıyordu. Uludağ Üniversitesi'nin 22'si kültür-sanat, 41'i bilim dalı ve 9'u spor olmak üzere 72 tane öğrenci topluluğu var(dı). Bir kalemde beşte biri gitti. Bunların on tanesi genel kurul yapacak 20 üyeye dahi sahip olmadıkları için, 5 tanesi de bütün sene bir tane bile etkinlik yapmadıkları için kapatıldı. 5 tanesi bölüm topluluğu, yani söz gelimi felsefe bölümünde okuyanların topluluğu, sanki okulda hiç felsefe öğrencisi kalmamış gibi kapanıyor topluluk. Genç Kadın'la İnsan Hakları Eğitimi Toplulukları solcu bir partinin okul uzantısıydı resmen, samimi söylüyorum gereksizlerdi ama yazık oldu kapatılmaları. Türk Tıp Öğrencileri Uluslararası Topluluğu diye gereksiz olduğu isminden belli bir topluluğaysa ne diye onay verip kurdurursun?

72 tane topluluğu görünce basit bir işlemmiş gibi gelebilir ama bizim okulda topluluk kurmak zor ötesiydi. Türk Tıp Öğrencileri Uluslararası Topluluğu'nu kurduran zevat misal Reklamcılık Topluluğu'nu kurdurmuyordu. “Mediko” dedikleri o bina Bizans sarayına havlu attıracak saçma, aptal entrikalarla, geri zekalı insanlarla dolup taşıyordu. Ya ben Sinema Topluluğu'ndaydım, topluluğun bütçesiyle alınan kamerayı bize değil Avrasya Topluluğu'na veriyorlardı ya da kendini şair- yazar olarak adlandıran ve işi fotoğraf çekmek olan bir memur bozuntusu kamerayı alıp şefinin piknik eğlencesini(görüntüler halen elimde) çekmeye götürüyordu. Ulusal festival yaptık, okul bize 700 lira bütçe vermedi(500 verdiler). Mitinge giden ADT kadar değerimiz yokmuş ki okulun film gösterimine ayrılmış tek salonunu Sinema Topluluğu olarak haftada bir zor alıyorduk.

Sırf başkan olmak için uyduruktan kurulan toplulukları, kıçı kırık bi Yönetim Kurulu üyeliği için popolardan akan terleri, bir şeyler üretmeyi işkence haline getiren, kafası hiçbir şeye basmayan memurları, topluluktan sorumlu rektör danışmanının psikiyatri profesörü olmasını, hiç olmayan demokrasiyi, dayanışmayı hatırlamak acı verici doğrusu. Üç seneyi bu küçük Bizans sarayında harcamanın bana tek katkısı memleketi tanımak oldu. Olur da yolunuz düşerse uzak durun, bulaşmayın!

Ne Hale Geldiniz Sonunda


Yazmayayım, konuşmayayım diyorum ama son iki gündür o denli gıcık oldum ki bu hayırcı solcu tayfaya, kinimi kusmam lazım. İki haber var, ikisi de yetmez ama evet'çilere fırlatılanlar, tahammülsüzlük ve kendini inkarla dolup taşıyor. Önce bu grubun basın açıklamasını basan öğrenci kollektifleri konuşmacılara yumurta attılar, bir gün sonra da bu sefer ödpliler gene yetmez ama evet açıklamasını basıp konuşmacıların üzerine boyalı su serptiler. Öğrenci kollektiflerinin yumurtayı çok sevdiği, üyelerinin çantalarına iki yumurta koymadan sokağa çıkmadığı uzun süredir biliniyordu da Ödplilerin birşeyler fırlatmalı eylemini ilk defa duyuyorum. Bu partiyle derneğin sosyalist olduğunu, kendilerine devrimci dediklerini de biliyorum. Bugüne kadar hep demokrasi adına eylem yaptıklarını söylerler ama sosyalist demokrasi diyorlar onlar. Demek bu sosyalist demokrasi dedikleri, demokrasiden o denli farklı bir şeymiş ki rektörler, başbakan, İMF temsilcileri falan yetmedi; şimdi sırf evet diyecekleri için bugüne kadar sık sık aynı safta yanyana geldikleri aydınlara, demokratlara da bu demokrasi çeşidinin çıktılarından fırlatıyorlar. Bunların demokrasi dedikleri şey paradigma sıçan, sık sık yumurtlayan, etrafına bakıp kendini sorgulamaktan habersiz bir garip canlı. Kaç ayağı, kaç gözü var bilmiyorum ama beyninin boş, bomboş olduğunu görüyorum.
Yaptıkları şeyin ne olduğunu anlayacak kadar bile zekadan yoksun bu provakatörler(hep başkalarına yapıştırıyorlar ya bu yaftayı), kendi yanlarından farklı düşünenleri temizlemekle, sindirmekle işe başlıyorlar bütün otoriter iktidarlar gibi. Bakın AKP'ye yönelik hiç bir eylem yapmadılar daha, yapmayacaklar da. Onların derdi önce demokrasi adına, devrimcilik adına evet diyenlerle. Konuşamıyorlar bile; tek yaptıkları böğürüp birşeyler fırlatmak. Devrimcilerin adını ağzına almakla suçladıkları bu "akp yandaşlarına"(lakap da takmışlar) her şeyi yapmak mübah onlara göre. Kafaları, evet demenin illa AKP yandaşlığı olmadığını almıyor. Zaten onlar halk onlara yüz vermeyince halkı beyni yıkanmışlıkla, aptallıkla, cehaletle suçlayanlardan. Geleneklerini çok bilmem ama Türkiye'de solun üstten inmeci, asmacı kesmeci tarihi malumunuzdur.
Ben, bu yetmez ama evetçiler arasındaki bir sürü adamı tanımıyorum, birkaçını sevmiyorum. Ama şimdi düşünüyorum da helal olsun o adamlara ki bu zibidi sürüsüne aldırmıyorlar, bu tahammülsüz kerizlere ve onların radyasyon yemiş demokrasi anlayışlarına rağmen onların da sahiplendiği kavramlar adına hareket ediyorlar. Hak, eşitlik, demokrasi falan filan demek ki bu adamlar için siyaset malzemesinden öteye gitmiyor. Kırk yılın başı ellerine geçen bir fırsat var, onlar hayır diyor, biz yapana kadar memlektte kimse iyi bir şey yapamaz. Yahu ben anlayamıyorum nasıl bir at gözlüğüdür bu taktıkları? Bu takip ettikleri yolun hem de en köhne, en pislik yerinden faşizme çıktığını görmüyorlar mı? Kimsenin onları bu yaptıklarından sorumlu tutmayacağını mı sanıyorlar? Ama basarsın alnının çatına Akpli yaftasını, liboş yaftasını, sağ sapma dersin vurursun kıçına tekmeyi, atarsın arandan; hele bir eleştiren çıksın bu aptal politikaları, eylemleri.
Bir de utanmadan söz hakkı vermediler, o yüzden arbede çıktı diyorlar. Yumurtalar çantada duruyor ama. Belli ki söz hakkı alsalar yarım saat aptal ve boş bildirilerini okuyup sonunda gene atacaklar yumurtayı. Panelin sahipleri bunları polise teslim etmiyor ama, etseler bu sefer gene onlar suçlu olacak, işbirlikçi diyecekler bir de, satılmış diyecekler. Hoş şimdi de diyorlar ya kim dinliyor, hak veriyor bilmiyorum.
Önümüzdeki hafta bu iki sol gruptan ve diğer iki hayırcı yandaşından benzer eylemler bekliyorum. Hatta referandumdan sonra da kutsal statükocu bir ittifak kurarlar muhtemelen. Özeleştiri yaparlar mı, biz ne yapıyoruz böyle derler mi bilmiyorum; hatta ihtimal dahi vermiyorum.

25 Nisan 2010 Pazar

Meds Yeghern'iniz Sözde ve de Özde Kutlu Olsun


Caanım pazar günümü haberlerini okumakla tükettiğim 24 Nisan üzerine bir şey yazmak farz oldu. Şimdi baştan belirtmek gerekli ben, “sade vatandaş” tarafımdan yazmakla beraber, “çalışkan öğrenci” tarafımla algılıyorum konuyu. Yani söz gelimi Oral Çalışlar'ın, insaniyet namına matematik ve de istatistik gibisinden veri sağlama metodlarını yıkıp geçmesine dur demem icap ediyor bu sebepten. Çalışlar, malzeme bulmanın dayanılmaz hafifliğiyle, “Kaldı ki, ortada bir matematik var. Bu ülkede 1915 Techiri'nden önce Anadolu'da en az 1.5 milyon Ermeni yaşıyordu. 1.5 milyon da Rum. Müslümanların Anadolu'daki sayısı da olsa olsa 6 milyon civarındaydı” diyor. Devamı daha ilginç bir hesaba çıkan bu paragraftan anlıyorum ki araştırma yapmak artık kendisine sıkıcı ve uğraşılmaz gelmeye başlamış. Dönemin nüfusundan 3 milyonluk bir kesiti arsız bir muhasebeci edasıyla yok ediveriyor.
Ancak, tarihin her zaman için arsızlık ve hatta yüzsüzlük gerektiren bir dal olduğu kanaatimi tam da bu noktada paylaşmalıyım. Gerçek tarihten bahsediyorum tabii. Gerçekle kastettiğim şey “olan”dır. Olguların, bilimi temsil eden şekil olarak küreye benzediğini düşünüyorum sık sık; perspektif ya da paradigma kaldırmayan şeyler olduğunu. Bir yanından bir pürüz çıkarsa işin doğası bozuluyor bence. Bilmediğimiz bir yana, bilmek dahi istemediğimiz şeyler hakkında konuşurken yaptığımız yüzsüzlük de var ama, bu tarihin barındırdığı yüzsüzlükten epey farklı. Bakınız ben, bir yanımda “yok öyle şey” diyen zorba, diğer yanımda “olmaz olur mu, alası var” diyen sonradan öğrenmeyle yüzünüze yüzünüze sırıtarak, tüm potansiyel alçaklık ve de hainliğimle şöyle diyorum: Olan olmuştur! Alın size babalar gibi aforizma.
Şimdi şu küre benzetmeme geri dönmek niyetindeyim izninizle. 1915 olayları, o tarihte olanlar, herkesin yapmaya çalıştığı gibi “ya öyledir, ya böyle” tarzı bir bakış açısıyla ele alınamaz. Evet siyasi tarih üzerine eğitimime devam etmek istiyorum, evet üniversitede konuyla ilgili ders aldım, araştırma yaptım ama Allah aşkına, bunları pazarlıksız söylüyorum, ötesi berisi olmadan. İnanıyorum ki, milliyetçilik namına “olmadı” diyenle insanlık namına “oldu” diyen arasında acizlik bakımından en ufak bir fark dahi yoktur. Tarih lekelenince yıkayabileceğiniz bir masa örtüsünden çok daha öte bir şeydir, ancak illa da masa örtüsüyle benzerlik kuracaksanız demem o ki, sahip olduğunuz ve olacağınız tek masa örtüsü bulunmaktadır. Tabii, lekelerin üzerini tabak çanakla örtmek ne denli saçmalıksa, yıkamaya çalışmak da o denli saçmalık. Geçenlerde bir kitap okudum; Sovyet tarihçilerinin, “evi süpürmüşken camları da silelim” gibisinden bir tavırla bütün Rus tarihini pir-ü pak edişlerine şahit oldum (referans olarak kesinlikle tavsiye etmiyorum). Ermenilerin ve Türklerin karşı karşıya geldiği hadiselerin sorumluluğu hep İngiltere'ye yıkılmıştı. Oysa bakınız İngilizler başka telden çalıyor. Türkler, emperyalizm oyunu diyor; Almanlar, biz soykırımı Türklerden görüp öğrendik diyor; Fransızlar, bulaşık olmamanın verdiği rahatlıkla soykırımdı evet, derken Azeriler, Rusya'nın hakkı Rusya'ya diye bağırıyor. Ayağa kalkın efendiler! Burada asıl sömürülen insanlıktır. Tarihi yükümlülükler, tarihin yargılanması, tarihsel talepler vs., ben emperyalizmin en tehlikelisini burada görmekteyim.
Lafı yapabildiğimce dolandıraraktan demek istediğim; olayı Türk, Ermeni, bilmem kim tarihinden çıkartıp yapılması gerektiği gibi ele aldığımızda, var oluşumuzun dayanılmaz ağırlığı, sorumluluğu, pisliği yeterince belirgindir. İnsan zulüm görmekte ve de asıl acı veren tarafı, zulüm etmektedir. “Yakın tarihinden bihaber” kuşakların daha beteri “tarih denen olguyu kavrayamamaktan mustarip” kuşaklardır elbet. Bu kuşaklar ki ne yapsalar göze batar yapmacık, ikircikli, histerik çabaları. Hoşgörü, empati, unutmama, taraf olma gibi raydan çıkmış vagonlarla tarihe bakmayın daha iyi. Herkesin Meds Yeghern'ini kutlar, acıları çıkarsız paylaşmanızı, gerçekleri kendinize yontmamanızı ve de tarihi yapanın bizzat siz olduğunuzun farkında kalmanızı dilerim efendim.

16 Nisan 2010 Cuma

doğuş yayın grubunun çizgisi neden değişti?


Efendim malumunuzdur Kuzey Kıbrıs'ta cumhurbaşkanlığı seçimi gündemde. 18 Nisan'da, yani 20 Nisan 2009 hükümet seçimlerinden tam bir yıl sonra siyasi grafiği 2003'te yerleri öpen Derviş Eroğlu, Mehmet Ali Talat'ı yerinden etmeye geliyor.

Milletvekili seçimlerinde %44'le tek başına iktidar olan Derviş Eroğlu tek kelimeyle istenen adam. Türkiye de, Yunanistan da, Rum kesimi de kazanmasını istiyor. Ama tabii çözüm için değil çözümsüzlük için istenen bir kişilik Eroğlu. Daha bir hafta önce NTV'ye verdiği röportajda "Halkın istekleri benim kırmızı çizgilerimdir" diye açık açık söylüyordu niyetini. Rum kesimi lideri Hristofyas, Eroğlu'nun azılı destekçilerinden. O da şöyle dedi geçenlerde: Talat'a 30 bin oy gönderemem. Bu yemle de balık tutuluyorsa pes!

Türkiye, 2003- 2004 döneminde Annan Planı'nı ve dolayısıyla Talat'ı desteklerken, Eroğlu- Denktaş birliği yerden yere vurulurken bakın nerelere geldik. Sanırım Türkiye muhteşem bir Kıbrıs politikası inşa ediyor sevincim kursağımda kaldı. Dışişlerimizin tek amacı kozunu yenilemek, göz boyamakmış. Çözüm arayışlarıyla geçen 6 yılın Hastası olduğumu söylediğim Davutoğlu sürekli olarak Kıbrıs'ta statükonun sürmesine izin vermeyeceğiz diyor ama Türkiye ya aktif halde destekleyerek ya da hiç karışmayarak adayı eski kapalı, çözüm istemez, harabe haline dönüştüreceği kesin olan Derviş Eroğlu'na yol açıyor. Bunun çeşitli sebepleri vardır elbet. Ama en göze batanı, yani Talat ile Eroğlu arasındaki en bariz fark birincisinin iyi kötü adada birlik, bağımsızlık istemesi, diğerininse ağzından eksik etmediği "anavatan Türkiye" tamlamalarıyla 74'ten bugüne süren çileyi devam ettirme arzusudur.

Gelelim yazımızın asıl konusuna. Hadi hükümeti, muhalefeti anladık da bu NTV'ye ne oluyor? Bir aydır açıktan Derviş Eroğlu pohpohlanıyor. Sürekli röportajlar, haberler... Talat'tan hiç bahis geçmiyor. Bugün gene NTV muhabiri soruyor: Talat size baskıcı dedi, Kıbrıs sorununu bilmiyor dedi, ne cevap vereceksiniz? Eroğlu'na hayatının fırsatı sunulmakta NTV tarafından, "al mikrofonu konuş" deniyor.

Açıkçası, anlayamadığım nokta bu desteklerin sonucu olarak ne beklendiği? Çıkarım yapamıyorum bu konuda. Türkiye, Rum tarafını köşeye sıkıştırmaktan vazgeçmişe benziyor. Artık çözümsüzlüğü dayatabileceğini göstermenin vakti. Belki Eroğlu bir anda nasıl geldiyse, bir anda tekrar dibe gömülecek?