29 Temmuz 2011 Cuma

Aslında Hepiniz Norveçlisiniz


Geçen hafta Norveç’te, denilenlerin aksine gayet aklı başında, sadece sadist, ırkçı bir pislik olan bir adam, memleketin göbeğinde bombayı patlatınca bütün dünya şok oldu. Ardından herkes Norveç’e bir kere daha hayran kaldı, ama kimse özenmedi! Çünkü biz böyle durumlarda genelde demokrasi ve insan hakları denen şeyleri halkın ulaşamayacağı bir rafa kaldırarak terörün alasını estiririz, öyle barışçıl mesajlarla olmaz o iş!

Benim okuduğum haber sitesinde boy boy fotoğraflar eşliğinde yazdılar: tam bir Türk düşmanı, Osmanlı’ya takıntısı var, Mustafa Kemal’e sık sık atıf yapıyor, annesiyle yaşıyor, muhafazakar, milliyetçi... bir de herifin 1500 sayfalık çakma manifestosu... Karşımızda yeni bir tür varmış gibi bu ikircikli, yalancıktan yaklaşım, yuhalama neden bilemiyorum. Zaten memlekettekilerin asıl sinirlenmelerinin sebebi herifin Türk düşmanı olması, yoksa “kaçığın teki işte” deyip geçiverecekler. Bir de gizli bir sevinç var: bu sefer radikal İslamcılar değil de Avrupalı ırkçı teröristler yaptı ya olayı; üzerimizden sorumluluklarımızı atıp hemen karşı saldırıya geçebiliriz cepheden. Konu doğu-batı, Müslüman-Hıristiyan, gelişmiş-azgelişmiş çelişkisi olunca bayılıyorlar eşelemeye hem doğudakiler, hem de batıdaki benzerleri. Medeniyetlerin bu şekilde karşı karşıya konulması her zaman ilgi çekiyor, şaşkınlık yaratıyor. Batı, doğudakileri radikallikle suçluyor, doğu da “siz de ırkçısınız işte” diye gösteriyor. Ama gelin görünki, kimsenin dönüp kendine baktığı yok.

Ulan seçimlerden beri memlekette kan gövdeyi götürüyor, askere düzenlenen pusular bir tarafta, “Kürt” diye sokak ortasında linç etmece öte tarafta; buna neden aynı gözle bakmıyorsunuz? “Teröristler meclise girdi” diye aptal aptal geveleyen, “kana kan isteriz” diye böğüren Kemalist İzmir ve has Türk Zeytinburnu sakinleri bir yandan da haberlerde izledikleri ters-yüz edilmiş hikayelerinde dışlanan, ezilen ve lince tabi tutulan azınlıkların arkasındalar. Köşe yazarlarımız, önceki gün “geberin ulan Kürtler” yazdıklarını görmezden gelip Norveç’teki saldırıların sorumlusu olarak “ya işte Avrupa’da ırkçılık alttan alttan geliyordu zaten, işte efendim ötekine karşı yapılan baskılar, Müslüman ve Türk karşıtlığı falan fişman” habire geçiriyorlar, çakıyorlar lafları Avrupa’nın alnına alnına, vatandaşın gözüne gözüne... Siz de okuyup hak veriyorsunuz tabii, ya ne olacaktı? Norveçli küçük Hitler, Avrupalı Ogün Samast 1500 sayfalık insanlığın idam fermanı bildirisinde AKP’ye laf çakıp “Atatürk ilkelerinden dönüş var” tesbiti yapınca içinizin yağları eriyi eriyiveriyor. Çünkü bu memleketin profili de tamı tamına o Norveçli psikopatın profiliyle uyuşuyor.

Geçen hafta “Türkiye Değerler Araştırması 2011”in sonuçları da yayınlandı. Ve bilin bakalım sonuç ne? Detaylarına buradan ulaşabileceğiniz araştırmaya göre Türk halkı muhafazakar, milliyetçi, parlamento denen ıvır zıvırdan ziyade güçlü lider arzusunda olan, demokrasiden bu güçlü liderlik yönetimini anlayan, hemen hemen farklı hiç kimseyi komşu olarak istemeyen, kadınların “kadınlar bazen dayağı hak ediyor” görüşünde olduğu bir garip halk. Ama mutlular ":)"

Zaten kimse çıkıp araştırmanın onca garip ve korkunç bulgusunu değerlendirme ihtiyacı gütmemiş de hemen herkes tek ilginç konu bu mutlulukmuş gibi o veriye çatmış. İşte bakın o genel ırkçı, farklılık ve insanlık düşmanı profilinin köşe yazarı olmuş hali, hiç o yanlara bakmıyor haftalardır yakıyor: savaş isteriz!
Ben Norveç’teki herifle bahsettiğim araştırmadan AKP’nin seçim zaferi gibi ezici üstünlükle çıkan genel vatandaş profilimiz arasında fark görmüyorum. Norveçlilerin “demokrasiden ve insan haklarından ödün vermeyiz” tavrını alkışlayıp kendi ülkesinde iç savaşı körükleyen, kendi gibi olmayana hiçbir hakkı reva görmeyen adamların arasında yaşıyorum, beni komşu olarak da istemiyorlar. Üstelik, çarpık gelişmiş demokrasi algıları ve artan gelirleri, yükselen yaşam standartları onları aynaya bakıp pisliklerini görmekten alıkoyduğu için mutlular, iyi mi?

15 Temmuz 2011 Cuma

Alkış ve Yuha


Şimdi anlatacağım olaylardan ilkinde aklımın bir yerine gelip yerleşen ancak kendisini açık etmeyen olay memleketteki “alkış ve yuha” ihtiyacı ve adabıdır. Bunu mart ayından beri düşünüp durmama rağmen ne bir anlatım ne de bir açıklama getiremedim ama artık diyeyim de içimde kalmasın. Protesto, kamuoyu, destek, eylem, vs. kelimelerinin kökenine bile bakmaksızın ötücem buradan, ona göre!
İlk olay, yani bu sorgulamayı benim aklıma sokan eylem, 11 Mart’taki Japonya depremi ve ardından gelen tsunami felaketine dikkat çekmek amacıyla gerçekleştirilen bir etkinlik: afetzedelere destek olmak, dikkat çekmek adına suşi atölyesi düzenleme eylemi! Haberi okuduğumda fal taşı gibi açılan gözlerimi bir iki gün sonra zar zor kısabildim. Bir grup aşkın zekalı insan evladı Japonya’daki tsunamizedelere destek olmak için suşi atölyesi düzenleme kararını nasıl alır, aralarından kimse çıkıp “la yürü git” demez mi diye sordum hep kendime; hala daha soruyorum, çünkü geçen haftalarda bir ikincisini gerçekleştirdiler. Bu Şili’de bir göçük sonrası madende mahsur kalan madencilere destek için salsa kursuna kaydolmak gibi bir şey, insanoğlunun en derin duygularından biri olan bir şeyler yapmak arzusuna sesleniyor direkt olarak. Japonya’dakilerden de bu iyi niyete cevaben ve karşılıklılık ilkesi gereği yaprak sarması yahut tarhana atölyesi bekleyesi geliyor insanın olası bir İstanbul depremi sonrasında, değil mi?
Buradaki olayı, ayrıntıyı seziyorum, lanetliyorum ama tam olarak anlatabilecek miyim bilmiyorum. Kültürler arası yakınlaşma böyle mi oluyor; desteklemek, kamuoyu yaratmak için, yardım toplamak için söz konusu kültürün popüler ve de özenilen öğelerinden mi yararlanmak gerekiyor, bu konuda yoğun şüphelerim var. Bu Japonya örneğine karşıt iki örnek olarak Filistin ve Endonezya örnekleri geliveriyor aklıma. İkisinde de yardım edilenin ezilmişlik ve İslamlıkları dışında hiç bir niteliği yardım kampanyasında kullanılmamış; oysa yardım edilen Japonya olduğunda durum ne kadar da değişik. Evet puşi modası ve Arafat bağlantısı önemli bir nokta, ancak puşi ve suşi, her ne kadar şimdi ard arda yazınca benzer görünseler de, çok uzak iki noktada duruyorlar.

İkinci olayımız bir protesto, aslında çok yaygın ve bize aşina bir tür: toplu alkol kullanımı! Her şey, hükümetin kırmızı sokak projesinin gündeme gelmesiyle başladı ve o günden itibaren her kesimden, sınıftan insan, birbirini şu tarihte şuna içiyoruz başlıklı protestolara facebook vb. sosyal ağlar üzerinden davet etmeye başladı. En sonu, alkollü içecek tüketmek tek başına bir protesto, bir isyan halini almaya başladı ki yeterince içmeyenlerin sistemle barışık, işbirlikçi ve hatta düşman olarak algılanması halen söz konusu.. şimdi geçen hafta Kadıköy’de ırkçı bir motor çetesi sokakta içen insanlara saldırınca alkol tüketerek protesto etme olayı bir kez daha yinelendi; yani daha doğrusu böyle bir çağrı yapıldı, katılan oldu mu bilmiyorum. Eylem çağrısının anafikri şu: bıçaklanan arkadaşlarımız için içiyoruz! Evet şimdi akla hemen 25T, nam-ı diğer “şey etme otobüsü” ve toplu öpüşme eylemi geliyor, ama bu farklı bir durum. Bıçaklanan arkadaşlarım için, mağduriyetlerine ve zulme dikkat çekmek için kadeh kaldırmak bana garip geliyor. Benim nazarımda, solcuların saçma ve alakasız göndermelerle dolu basın açıklaması ve sonrasında oturma eylemi organizasyonlarının sıkıcılığına, amaçsızlığına ulaşamasa da kendime bu protesto şeklini kabullendiremiyorum bir türlü..
Eskiden boykot eylemleri vardı, bilmem hatırlar mısınız? Alcatel marka cep telefonlarını kırıp yakmış, Nestle ve Coca Cola satın almamıştık, McDonalds’a gitmemiştik; KKTC’de Annan Planı referandumu öncesinde kapısında Türkiye-KKTC bayrağı asılı olmayan dükkandan alışveriş yapılmazdı. Laikçiler Eti püskevite yönelirken, irtica destekçileri Ülker ve Kristal koladan şaşmıyordu... oysa gelişmekte olan ekonomilerdeki hane geliri artışı, tüketim arzusu bunları nasıl da ezip geçti, değil mi? ODTÜ’de McDonalds ya da Starbucks açılmasının, açılabilmesinin solcular adına utanç kaynağı olarak algılanıldığı dönemlerdi, hey gidi hey!
Bir de kamuoyu yaratma olayı var ki bu, en bağlantısız eylemleri barındıran başlık. Dikkat çekme amaçlı eylemlerin en babası kuşkusuz PETA’nınkilerdir. Ama eylemin amaçsızlığı ve üzerine kurulduğu boşluk bence daha dikkat çekici. Kimsenin umrunda olmayan kürkü için vahşi şekilde öldürülen hayvanlar ancak güzel memeli hatunlar soyunduğunda gündeme gelecektir. Geçen kış bunlardan ikisi Taksim Meydanı’na çıkmayı denediler ama işte malumunuz... ya da erkekleri de var soyunan ama kimsenin umrunda olmuyorlar mesela..
Sonra geçenlerde gazetede görüp de hatırladığım “horon isyandır” duyurusu var ki o bambaşka bir boyut. Göbek atarak Mısır’daki isyancılara ne kadar destek olunuyorsa, horon teperek de ancak o kadar isyan edilir deyip geçiyorum bu sebeple. Postmodernizmin anlamını bu paragrafta görüyorum resmen: parçala, yapıştır, pazarla... şimdi aklıma geldi de TKP’li oldukları izlenimine kapıldığım bir grup da bir kaç sene evvel Kadıköy’de, Latin Amerika’da solun uyanışına dikkat çekmek için Latin dansları haftası mı ne yapmıştı: sosyalist Lula iktidarını desteklemek için samba yapmak nasıl bir anlayış allah aşkına?
Bu destek ve protestolardaki, alkış ve yuhalardaki eskilik, saçmalık, yüzsüzlük beni çıldırtıyor. Yüzsüzlük kadar, bir şeyler yapmış olma hissi yaratarak kendini kandırmak iki yüzlülüğü de söz konusu tabii. Bir tüketim toplumunda yaşayıp da onu tüketmek/tüketmemek şeklinde eleştirmek nasıl bir cevap? Ya da suşinin elitliğine gönül verip Japonya’daki –zedeleri sertifikalı suşi kursuna alet etmek nasıl bir destek? Bunları soruyorum kendime ne zamandır; sizin bir diyeceğiniz var mı?

13 Haziran 2011 Pazartesi

Siz nasıl bu kadar şey oldunuz?


Şimdi başından söyleyeyim, adım üzerimde hastalıklı ve ukalayım; işime geldiği gibi yazarım ve gerisi umurumda değil. Bu yazının ertesinde beni akp'li, tayyipçi, bilmem ne olmakla itham eden ilk on kişiyi arkadaşları toplayıp çok pis dövücem, onu da ekleyeyim.

Yazının, daha doğrusu saçmalama biçimindeki monoloğumun temeline, her köşe başında karşıma çıkan Ece Temelkuran'ın “siz nasıl bu kadar zalim oldunuz” fırçasını koydum ki daha iyi anlaşılsın olay.

Yani nasıl başlayayım bilemiyorum gençler, siz nasıl bu kadar düşüncesiz oldunuz? Diyin bakalım, nedir politikanızın, düşüncenizin, felsefenizin özü? Ben diyeyim: anti-akpcilik! Ya Allah aşkına bu kadar salak bir politika malzemesi olabilir mi? Nasıl bunun üzerine birşeyler inşa edersiniz? Hele hele seçimde gidip de akp'yi yapmakla suçladığınız her şeyi yapmayı vadeden diğer partilere nasıl oy verirsiniz? Bak asıl soru bu işte. Siz okuma yazma bilmekle de çok çok övünen insanlarsınız, üniversite bitirmiş, bitirecek koca koca adamlar, kadınlarsınız. Şimdi olay şudur: artık inkar edilemeyecek düzeyde, ayan beyan ortaya çıktı ki bu memleketin %60'ının, 70'inin aptal olması gibi bir durum kesinlikle ortada yok. Gidip hepsinin alnından öper, ellerini sıkarım doğru olanı değilse bile normal olanı yaptıkları için. En azından bunlar sivri dilli liderleri kadar saçmalamadan konuşuyor, her normal insanın yapması gerektiği gibi çıkarlarını gördükleri politikalara ve uygulayıcılarına oy vererek vatandaşlık görevlerini yerine getiriyorlar. Bunu sindiremeyen bazı zibidiler ise bunları cahillik, mazoşistlik ve bilumum kötücül sıfatla anmakta ısrar ediyorlar. Kendileri, güncel gönderme ve dayanaklardan tamamen yoksun, yapay veya raf ömrü dolmuş ideolojiler üzerinden, gerçek dünyayla bağlantı kurmaya gerek dahi görmeden, çıkarlarını umursamadan oy kullandıkları ve demokrasiyi, kazandıkları müddetçe benimsedikleri için bence bu filmdeki asıl kötü adamlar.

Bilmem ki daha ne diyeyim? İsterseniz bağlantılandırıcı kişiliğimin etkisiyle bugün denk geldiklerimle konuyu örnekleyeyim: bugün saat 13:00'dan itibaren Kadıköy sahilde ygs’deki şifre skandalını protesto amaçlı bir açık hava toplantısı vardı. Toplantının yürüyüş kısmı sahildeki yolun bir şeridini kapladığından trafik bir saat kadar kapalı kaldı. İşte ben o sırada oy sandığı başında rastlamayı umduğum insanları ne yazık alakasız bir yer olan dolmuş kuyruklarında görüverdim. Bencildi, yaşam tarzına en ufak bir müdahaleyi kaldıramıyordu, yemeği ellerinin arasından alınmış bir aslan kadar vahşiydi... yolların bu bir saatliğine kapalı kalması, onun güneşin altında böyle bekletilmesi, bunun sebebinin ne olduğundan bağımsız olarak bir grup genç serserinin gündüz vakti, hafta içi, İstanbul’un göbeğinde eylem yapıyor olması onu çıldırtıyordu. O ki, bugüne değin akp ne yaptıysa, ama ne yaptıysa kötüledi, demokrasiyi tehdit altında gördü, Atatürk’ün kurtuğu çağdaş cumhuriyeti, bu cumhuriyetin ilkelerini, inkilaplarını, kazanımlarını akp tarafından yenilip yutulacak, esamesi okunmayacak gariban şeyler olarak görüp korumaya çalıştı; bunu illa ve sadece bir general tutuklandığı vakit bayrak sallayarak, Silivri'de kamp kurarak, 10 Kasım, 29 Ekim’de Anıtkabir’de iktidara hakaretler yağdırarak yapmış olsun ne çıkar... işte bu yaşam tarzını tehlike altında gören zevat herşeyini akp'nin yaptıkları ve yapacaklarına dair bu önyargılarına, bu anti-akpciliğine dayandırdı. Ama durun bi dakka, burada ters giden birşeyler var! Yaşam tarzı mücadelesi, bu söz konusu zevatın kitabesinde de kocaman kocaman harflerle yazdığı üzere bireyle devlet, bireyle toplum, bireyle birey arasında meydana gelen şey değil midir? Bence öyledir...

İşte mini etek giymek isteyen kızla başını örtmek ve mümkünse kendisi dışında kimseye açtırmamak arzusundaki kız, kendilerine bu istek ve arzularını çok gören, “cık cık” eden toplumla, devletle ve diğer kızlar-erkeklerle mücadele ederler. Aynı şekilde her ikisi de ana dilini konuşmak, ait olduğunu hissettiği(bak ait olduğu demiyorum) kültürel yapıya göre yaşamını sürdürmek isteyen tek tek bireyler ve cemaatler, cemiyetler, halklar, sınıflar da bunun, yani yaşam tarzının mücadelesini verirler. Kime karşı? Devlete, topluma, diğer sınıf, cemaat, cemiyet, halklara ve tek tek bireylere karşı. Bunda anlamayacak ya da anlamamazlık edecek bir durum yok; mızmızlanmayın, “kelime oyunu yapıp bizi kandıracak” kaygıları gütmeyin hiç. Doğal olarak bu kişiler, yaşam tarzlarını demokrasiye emanet etmişlerdir(bak devlete demiyorum) ve onu korumak için seçimler yaparlar, oy verirler. Bakın siyasi kültür denilen şey bu olayın olağan işlemesi/işlememesiyle oluşan bir sistemi ifade eder. Evet batı kaynaklıdır, batı bakışlıdır ama konumuz bu değil. “Gidip de oy vermedim çünkü tayyip’i sevmiyorum” derseniz siz apaçık gerizekalısınızdır; alınmaca, darılmaca olmasın. Bir bahaneniz olması lazım ki bu bahaneniz yaşam tarzımı koruyorum olamaz bizim durumumuzda çünkü sekiz yıldır ben akp’ye özgü bir “yaşam tarzına müdahale” göremiyorum ortada. Gören, duyan, bilen varsa bana desin lütfen. Ortada olan müdahaleler, yani internetin yasaklanması olsun, yürütmenin diğer güç odaklarına bazı noktalarda üstün gelmeye çalışma mücadelesi olsun, efendime söyleyeyim partizanlaşma, kadrolaşma, artıkdeğeri yandaş sınıf kliklerine dağıtma olsun var ama, bunlar akp’nin başının altından çıkan şeyler değil, her parti, her sınıf, her görüş bunları yapar iktidara geldiğinde. Bu yönetme ve yönetilmenin doğasındandır. Ve lütfen bana sosyalistmişim gibi davranmayın, onlar da alasını yapmasını bilirler görüşündeyim; anarşist de değilim. Varolan bir durumu paylaşıyorum tekrardan, o kadar. Şimdi durum böyleyken ve böyle olduğunu bal gibi de bildiğiniz halde neden bu anti-akpcilik? Neden bu her kötünün temelini tayyip’te ve saz arkadaşlarında aramacılık? Neden bu ordu destekçiliği, demokrasi kötülemeciliği, halka ve hep beraber sahip olduğumuz oy verme, iktidarı seçme hakkımıza karşı hakaret etme yarışmacılığı(sorulara bak Allah aşkına)?
Sonuçta hepimiz yaşam tarzımızın korunması, geliştirilmesi peşindeyiz, bunu her şeyden çok önemsiyoruz. Ama nedense onu korumak adına kimsenin bir şeyler yaptığı yok! Yani kimsenin bişey yaptığı yok derken sözüm internet yasağına karşı aslanlar, kaplanlar gibi Taksim’e çıkmasını bilenlere, işte bugün şifre skandalını protesto edenlere ya da nükleere karşı eylemler yapanlara, iş bırakanlara, grev yapanlara değil, yanlış anlaşılmasın. Sözüm bütün bunları anti-akpcilik adına destekleyip de, yaşam tarzına azıcık, mesela bir saatliğine dokununca “tu kaka” diyenlere. Siz nasıl bu kadar pislik oldunuz kuzum?

Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar kitabında Osmanlı’nın son döneminden itibaren memleketteki sınıf yapısının çarpık bir gelişme seyri izlediğinden bahseder: burjuvazinin etnik olarak farklı bir temele dayalı gelişmesi ve buna uzun sayılabilecek bir dönem devam etmesiyle beraber çalışan, üretici sınıflar hem Türklük, hem de Müslümanlık bilincine dayanmış ve emek-sermaye çatışması çooook arka plana itili, tıkılı kalmıştır. Şimdi benim diyeceğim yaşam tarzınızı koruyun, onu kısıtlamaya kalkışanlara hadlerini bildirin ama bunu doğru anlayın be arkadaş. Sizde at gözlüğü bile yok, gözünüz anti-akpcilik örtüsüyle tamamen kapalı bir halde dolanıyorsunuz. Yok, ne yaptığınızdan siz mesulsünüz tabii de sizin bu aymazlığınız, bu gericiliğiniz, bu muhakemeden yoksun davranışlarınız benim özgür ve sınırsız düşünme, hakkımı arama, sesimi duyurma ve daha bir çok özgürlüğümü kısıtlıyor, bu haklarımı her dönem daha da kısıtlamaya çalışan, çabalayan devlet denen o tahammülsüz şeyi güçlendiriyor. Bu sebeple size dışardan nasıl göründüğünüzü demem gerekti. Aklınızı başınıza devşirip tarzınıza, stilinize, staylanıza sahip çıkın! İnterneti kapattırmayın evet ama bunu akp’nin icadı bilmeyin, eğitim hakkınızı sahiplenin ama bunu akp’ye karşı verilen bir mücadele gibi algılamaktan vazgeçin, fırsat eşitliğinden dem vurup akp’nin kadrolaşmasına dil uzatıp sonra siz de bu kayırmacılık üzerinden iş beklemeyin...

Bu kadar.

Ha bi de herbokubilenadam’ın yazısı var ki ben de altına imzamı atarım.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Söz sanatlarının bize ettiklerine dair


Ne diyorsunuz, ne demeye çalışıyorsunuz? Buradan anlaşılmıyor, buradan duyulmuyor; artık yaşam pek karışık, pek gürültülü, pek imalı...
Bir yükselti bulun ve üzerine çıkıp insanlara dönün, utanıp sıkılmadan ne demek istediğinizi en basit kelimelerle anlatın! Yoksa anlaşılamayacaksınız. Benzetmeleriniz, imalarınız, teşbihleriniz artık çok yönlü algılamalar çağında bir şeyi işaret etmekten çok daha fazlasını yapıyor: karmaşa yaratıyor. Evet, bu dünya yanlış anlamaların dünyasıdır, bu zaman anlaşılamamanın yarattığı esrarengiz popülaritenin zamanıdır ve sizler de bunun hem kurbanı, hem kaynağısınız. Çekinmeyin anlatın derdinizi, kıvırmanıza gerek yok..
Son bir haftadır bunları düşünüyorum, balkona çıkıp Kadıköy halkına seslenesim var bu şekilde. Anlamıyorum arkadaş ben, kim ne diyor. Herkeste, bir, lafı dolandırarak, dolaylı yoldan, ama en dolaylısından anlatma takıntısı almış yürümüş. Yazar mısınız lan siz afedersiniz; ananızın karnından tecahüli ariflerle, istiareler ve kinayeler eşliğinde mi çıktınız? Ulan ben de seviyorum söz sanatı yapmayı tamam, ama her boka yapıştırılmaz, eklenmez ki bunlar. Sanki dinlemeye takılmışız da şifreli konuşuyor herkes benle. “Ulan bu millet ne çekingen, ne korkak arkadaş, düşündüğünü demeye dili varmıyor, götü kesmiyor” da diyebilirim, ama kararsızım; harbiden korkup çekindiklerinden mi bu kadar dolaylı konuşuyorlar, hayatlarını bu denli etrafından dolanarak yaşıyorlar?
Şimdi, sizi bilmem ama benim etrafım bu hırtlarla dolu halde ve biri bişey dediği zaman on defa düşünüyorum: “Ulan acaba aslında ne demek istedi bu” diye. Gerçi evin dibindeki cafemsi, barsı mekanın son haftayı Demet Akalın, Hande Yener şarkıları çalarak bana zindan etmesinin de bu durumda etkisi var muhakkak. Ulan zaten uzun bir aradan sonra tekrar yalnız kalmışım; ne zaman sinirlensem Demet Akalın çalıyomuş gibi oluyo arka plandan. Film miyim, filmde miyim lan ben yoksa?
Bir de bunlar, yani bu anlayamama durumum ve benim büyük yalnızlığım yetmezmiş gibi aklıma hep gelip şu takılıyor ki insanlar hep bana aynı şeyi söylerler, aynı şikayette bulunurlar: ne dediğini anlamadık! Gerçi hepsi böyle demiyor, genelde anlamıyorlar da bunu bana söylemiyorlar veya ne bileyim işte sık sık yanlış anlıyorlar, önce dinlemiyor sonrasında da tersliyorlar falan. Ya arkadaş ben daha ne diyeyim size, kıçınızla olsun dinleseniz anlayacaksınız işte bu kadar basit şeyler söylüyorum çoğu zaman; düz, sanatsız, dolanmasız. Kıza, “senden hoşlandım bebeğim” diyorum, bana hala çapkınlıklarını anlatıyor, peşindeki erkeklerden dert yanıyor, kanka ayakları yapıyor. Adama, “bana bilgi satma lan pezevenk” diyorum, ama hala daha hayatında iki kitabı okumamış adamlardan ayar yiyorum... hocama bir soru soruyorum, iki dakikada insanlık düşmanı bir katliamcı gibi suçlanmaya başlıyorum.. “Ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş/ Vâr ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş” desem yeridir ama işte ben Nefi kadar kendinden emin değilim.
İşte, ben açık konuşunca tersliyolar, “sert konuşuyosun”, “sert yazıyosun”, “kırıcı oluyosun” diyolar da diyolar. Ama işte klasik “göte göt denir” mevzuları dönüyo çoğu zaman etrafımda, ne diyeyim yani? Bunun bir de Aziz Nesin’in başından geçeni var: Nötron bombası insanlığı kurtaracaktır vakası! Adam memleketin en ağzı bozuk mizah yazarıyken bir anda, çok basit bir ironisini kıçından anlayan bir ton yazar, düşünür diye geçinen zevat tarafından, atom bombasını savunduğu için lanetlenmeye başlıyor. Bu durum, bende, anlamayı istemek/istememek gibi bir götlük kaynağının varlığı düşüncesini geliştiriyor. İşine gelmeyeni anlamıyor insanlar, işine geleni leb demeden tamamlıyor: lebi! Seviyorum söylüyorum olmuyo, kızıyorum söylüyorum olmuyo... binbir benzetmeyle anladıkları şeyi düz söyleyince anlamak istemiyor kimse; bilmeyen de shakespear imzalı bir skeçte ya da ne bileyim 16. yüzyıl divan edebiyatının gözde bir eserinin en içinden çıkılmaz beyitlerinden birinde yaşıyolar sanacak. Bir an evvel olabildiğince düz, dolaysız, açık konuşmaya başlamalıyız hep beraber. Yoksa bundan sonra “kimse beni anlamıyo yeee” diye mızmızlanana, “belki de sen kendini anlatamıyosundur insanlara İsmail” diye tavsiye verenlere basıcam - talk to the hand repliğini, basıcam tokadı, tekmeyi. Ama bir yandan da korkuyorum arkadaş, insanın başına ne gelirse işte bu düşüncesiz, pazarlıksız konuşup yazmaktan geliyor. Böyle yazıp ediyoz, ağzımıza geleni her daim söylüyoruz lakin bir gün bendeniz, Sarayburnu açıklarında balıklara yem olurken ardımdan “gökten nazire indi marazî ve ukelasına/darrî diliyle uğradı hakkın belasına” derseniz diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ve de içimden "I'm just a soul whose intentions are good.. oh lord, please don't let me be misunderstood" duasını okuyorum, okuyorum, tekrar okuyorum...

19 Mayıs 2011 Perşembe

Cool birey siktir git hayatımdan!


Sevgili cool birey sen bana dert misin, lanetim misin arkadaş? Nereye gitsem sen çıkıyorsun karşıma, her işime burnunu sokuyorsun. Yavaş yavaş benliğimi ele geçiriyor beni kendine benzetiyorsun cool birey, sen nesin böyle?
Diyelim selam veriyorum, almıyorsun! Sana gülümsüyorum, bakmıyorsun. Sana tapsam çarpıyorsun. Orda burda bir masaya düşersek, beni ezmeye kalkıyorsun cool birey; ayıp oluyor. Telefonun çalar açmazsın; bekletmekten zevk alıyorsun. Cevap vermek bir lütufmuşçasına ağzından laf almak anca yalvarmakla mümkün. Yordun beni cool birey, usandırdın artık.
Sana bir şeyler söylemek isterdim hep, sevdiğimi falan, iyilikten falan bahis açmaktı niyetim ama dinlemiyorsun. Sen kral mısın cool birey, allah mısın, jimi hendrix misin lan, miles davis misin? Bu havalar kime bebeğim?
Bana hep bir şeylerden bahsettin, ben dinledim; sen bu değilsin. Ağzın başka der, elin başka yapar cool birey; sen güvenilmezsin. Çekilmez bir sızısın ki migren yanında bok yemiş.
Artık beni rahat bırak n’olur. Çekil, siktir git hayatımdan! Gözünü seveyim uğraşma benle..
Yolda yürürken omuz atma, bana bilgi satma, şunu bunu yaptım deme, hava atma, gezdiğin gördüğün senin olsun, yediğin içtiğini al... beni yargılama cool birey efendi, ağzını burnunu kırarım senin! Bana kendini kanıtlamaya uğraşma, bi sik ifade etmiyorsun gözümde.
Sana nasıl davranayım ben, ha? Söyle lan! “Gel” desem götün kalkıyo, “git” desem küsüyosun arkadaş. Ne istiyosun, amacın ne bebek?

14 Şubat 2011 Pazartesi

Hoşgörünün Vatanı...


Sadece bu memlekette değil, evrensel olarak toplumlar değişiklere karşı engin bir nefret duymalarına ve sınırsız bir şiddet uygulamalarına rağmen her zaman hoşgörülü olmakla övünürler. Bu madalya niyetine takındıkları sıfatlarını sonuna kadar da hak ediyorlar. Ulus devlet dedikleri bokun kendisinden daha ilkel saydığı imparatorluklarda olmayan icadı daha homojen topluluklar yaratmakya; bu homojen pislik yığını içinde farklılık varsa ona sürekli bir baskı, işkence, dışlama, yalıtım politikası uygulanıyor. Artık dünya küresel olduğu için(?) eski dönemdeki gibi farklıları süremiyor ya da topluca öldüremiyorlar da, bu öldürmeyip süründürmenin adına hoşgörü diyorlar.
Yanına Mevlanı'yı da iliştirip her gelene kakaladıkları hoşgörü kavramları(onların kavramları ya da sizin kavramınız), bana sorarsanız engizisyon uygulamalarından daha beter bir işkence, demokrasinin ve insanlığın soyua sopuna küfürdür. Çingeneleri, Yahudileri, azınlıkları, orospuları, eşcinselleri; hatta işsizleri, öğrencileri, burjuvaları, sosyalistleri, türbanlıları, mini eteklileri... kimse sevmiyor ama yaşamaya devam edebildikleri için o homojen boka şükretmeleri gerektiği yargısı oluşmuş bokun kafasında; ne kadar da hoşgörülü olduklarını kahvehanelerde duvar tarafından, okullarda öğretmen masasından, üniversitelerde kürsü arkasından anlata anlata bitiremiyorlar. Bunlar, yani siz hoşgörülüler, öldürmeyen hitler'siniz o kadar. Yarın öbür gün öldürmeyeceğinizin de garantisi yok.
Hoşgörünüz, Tophane'de patlayan bağırsaklarınızdır; hoşgörünüz, dinsiz diye yüz çevirdiğiniz arkadaşlarınızdır; hoşgörünüz, gavur malı diye yağmaladığınız 6-7 Eylül 1955 günlerinin İstanbul sokaklarıdır... siz öyle olmayan insanların alınlarına kadar “Dini: İslam” yazmaktan zevk alan sadistlersiniz ki “yazsa n'olur” diye geçiriyorsunuz şu an içinizden.... gavuru doğru yola döndürüp sünnet ettirmekten, kelime-i şahadet getirtmekten; ulan Galatasaraylıya Fenerbahçe forması giydirmekten, Almana, İngilize “meraba televole” dedirtmekten dahi cinsel boşalmayla yarışır hazlar derleyen bir garip mahlukatsınız ki...
Hoşgörü, iktidarın zayıf olana yaşam hakkını bağışlamasıdır; hoşgörü, “İstesem şuracıkta linç ederim seni, adam ol” demektir; hoşgörü “arbeit macht frei” yahut Gulag takımadalarıdır; hoşgörü madalyonun cilalı, temiz, pak yüzüdür... hoşgörü, “her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans”tır. Ve hoşgörü, gizli gizli taptığınız “ben” putunun kafası atıncaya değin ardına gizlendiğiniz çağdaşlık siperidir...
O “ben” putunun kafası atınca Ermeni öldürülür, yazar kaçmak zorunda bırakılır, Çingene sürülür, Yahudi yakılır, muhalefet işkenceden geçirilir, orospuya tecavüz edilir, ateiste ise....
İşte şimdi Penguen dergisinde “Allah yok din yalan” yazmış karikatürist linç ediyorsunuz. “Herkesin dini kendine” diyorsunuz ya, işte dinsiz olanın vay başına gelene... “benim inancıma saygı duyacak” bıdısının ardına saklanmanız sizin ne kadar iktidar tutkunu, ezmeye meyilli, faşizan bir bilince sahip olduğunuza delalettir. İçinde hakaret, saygısızlık, küfür vesaire olmayan sözlere sanalından reelinden linç başlatmanız; başlatanlara gıkınızı çıkartmamanız, onaylamanız; sizde o talep ettiğiniz saygı denen şeyin ve bunun yanısıra aklın, mantığın, bilincin ve insanlığın bi gıdım bulunmadığını gösterir. Ve evet, ALLAH YOK, DİN DE YALAN!

Not: Avizeden kondom çıkartmak ahmaklığına dair de “hergün camiye gidip bi defa olsun kafasını yukarı kaldırmamak” içerikli bir cümle gerekiyor; toplumsal bir fallizm(çüketaparlık) vakasıyla karşı karşıyayız.. bu da mı kondom?