13 Haziran 2011 Pazartesi

Siz nasıl bu kadar şey oldunuz?


Şimdi başından söyleyeyim, adım üzerimde hastalıklı ve ukalayım; işime geldiği gibi yazarım ve gerisi umurumda değil. Bu yazının ertesinde beni akp'li, tayyipçi, bilmem ne olmakla itham eden ilk on kişiyi arkadaşları toplayıp çok pis dövücem, onu da ekleyeyim.

Yazının, daha doğrusu saçmalama biçimindeki monoloğumun temeline, her köşe başında karşıma çıkan Ece Temelkuran'ın “siz nasıl bu kadar zalim oldunuz” fırçasını koydum ki daha iyi anlaşılsın olay.

Yani nasıl başlayayım bilemiyorum gençler, siz nasıl bu kadar düşüncesiz oldunuz? Diyin bakalım, nedir politikanızın, düşüncenizin, felsefenizin özü? Ben diyeyim: anti-akpcilik! Ya Allah aşkına bu kadar salak bir politika malzemesi olabilir mi? Nasıl bunun üzerine birşeyler inşa edersiniz? Hele hele seçimde gidip de akp'yi yapmakla suçladığınız her şeyi yapmayı vadeden diğer partilere nasıl oy verirsiniz? Bak asıl soru bu işte. Siz okuma yazma bilmekle de çok çok övünen insanlarsınız, üniversite bitirmiş, bitirecek koca koca adamlar, kadınlarsınız. Şimdi olay şudur: artık inkar edilemeyecek düzeyde, ayan beyan ortaya çıktı ki bu memleketin %60'ının, 70'inin aptal olması gibi bir durum kesinlikle ortada yok. Gidip hepsinin alnından öper, ellerini sıkarım doğru olanı değilse bile normal olanı yaptıkları için. En azından bunlar sivri dilli liderleri kadar saçmalamadan konuşuyor, her normal insanın yapması gerektiği gibi çıkarlarını gördükleri politikalara ve uygulayıcılarına oy vererek vatandaşlık görevlerini yerine getiriyorlar. Bunu sindiremeyen bazı zibidiler ise bunları cahillik, mazoşistlik ve bilumum kötücül sıfatla anmakta ısrar ediyorlar. Kendileri, güncel gönderme ve dayanaklardan tamamen yoksun, yapay veya raf ömrü dolmuş ideolojiler üzerinden, gerçek dünyayla bağlantı kurmaya gerek dahi görmeden, çıkarlarını umursamadan oy kullandıkları ve demokrasiyi, kazandıkları müddetçe benimsedikleri için bence bu filmdeki asıl kötü adamlar.

Bilmem ki daha ne diyeyim? İsterseniz bağlantılandırıcı kişiliğimin etkisiyle bugün denk geldiklerimle konuyu örnekleyeyim: bugün saat 13:00'dan itibaren Kadıköy sahilde ygs’deki şifre skandalını protesto amaçlı bir açık hava toplantısı vardı. Toplantının yürüyüş kısmı sahildeki yolun bir şeridini kapladığından trafik bir saat kadar kapalı kaldı. İşte ben o sırada oy sandığı başında rastlamayı umduğum insanları ne yazık alakasız bir yer olan dolmuş kuyruklarında görüverdim. Bencildi, yaşam tarzına en ufak bir müdahaleyi kaldıramıyordu, yemeği ellerinin arasından alınmış bir aslan kadar vahşiydi... yolların bu bir saatliğine kapalı kalması, onun güneşin altında böyle bekletilmesi, bunun sebebinin ne olduğundan bağımsız olarak bir grup genç serserinin gündüz vakti, hafta içi, İstanbul’un göbeğinde eylem yapıyor olması onu çıldırtıyordu. O ki, bugüne değin akp ne yaptıysa, ama ne yaptıysa kötüledi, demokrasiyi tehdit altında gördü, Atatürk’ün kurtuğu çağdaş cumhuriyeti, bu cumhuriyetin ilkelerini, inkilaplarını, kazanımlarını akp tarafından yenilip yutulacak, esamesi okunmayacak gariban şeyler olarak görüp korumaya çalıştı; bunu illa ve sadece bir general tutuklandığı vakit bayrak sallayarak, Silivri'de kamp kurarak, 10 Kasım, 29 Ekim’de Anıtkabir’de iktidara hakaretler yağdırarak yapmış olsun ne çıkar... işte bu yaşam tarzını tehlike altında gören zevat herşeyini akp'nin yaptıkları ve yapacaklarına dair bu önyargılarına, bu anti-akpciliğine dayandırdı. Ama durun bi dakka, burada ters giden birşeyler var! Yaşam tarzı mücadelesi, bu söz konusu zevatın kitabesinde de kocaman kocaman harflerle yazdığı üzere bireyle devlet, bireyle toplum, bireyle birey arasında meydana gelen şey değil midir? Bence öyledir...

İşte mini etek giymek isteyen kızla başını örtmek ve mümkünse kendisi dışında kimseye açtırmamak arzusundaki kız, kendilerine bu istek ve arzularını çok gören, “cık cık” eden toplumla, devletle ve diğer kızlar-erkeklerle mücadele ederler. Aynı şekilde her ikisi de ana dilini konuşmak, ait olduğunu hissettiği(bak ait olduğu demiyorum) kültürel yapıya göre yaşamını sürdürmek isteyen tek tek bireyler ve cemaatler, cemiyetler, halklar, sınıflar da bunun, yani yaşam tarzının mücadelesini verirler. Kime karşı? Devlete, topluma, diğer sınıf, cemaat, cemiyet, halklara ve tek tek bireylere karşı. Bunda anlamayacak ya da anlamamazlık edecek bir durum yok; mızmızlanmayın, “kelime oyunu yapıp bizi kandıracak” kaygıları gütmeyin hiç. Doğal olarak bu kişiler, yaşam tarzlarını demokrasiye emanet etmişlerdir(bak devlete demiyorum) ve onu korumak için seçimler yaparlar, oy verirler. Bakın siyasi kültür denilen şey bu olayın olağan işlemesi/işlememesiyle oluşan bir sistemi ifade eder. Evet batı kaynaklıdır, batı bakışlıdır ama konumuz bu değil. “Gidip de oy vermedim çünkü tayyip’i sevmiyorum” derseniz siz apaçık gerizekalısınızdır; alınmaca, darılmaca olmasın. Bir bahaneniz olması lazım ki bu bahaneniz yaşam tarzımı koruyorum olamaz bizim durumumuzda çünkü sekiz yıldır ben akp’ye özgü bir “yaşam tarzına müdahale” göremiyorum ortada. Gören, duyan, bilen varsa bana desin lütfen. Ortada olan müdahaleler, yani internetin yasaklanması olsun, yürütmenin diğer güç odaklarına bazı noktalarda üstün gelmeye çalışma mücadelesi olsun, efendime söyleyeyim partizanlaşma, kadrolaşma, artıkdeğeri yandaş sınıf kliklerine dağıtma olsun var ama, bunlar akp’nin başının altından çıkan şeyler değil, her parti, her sınıf, her görüş bunları yapar iktidara geldiğinde. Bu yönetme ve yönetilmenin doğasındandır. Ve lütfen bana sosyalistmişim gibi davranmayın, onlar da alasını yapmasını bilirler görüşündeyim; anarşist de değilim. Varolan bir durumu paylaşıyorum tekrardan, o kadar. Şimdi durum böyleyken ve böyle olduğunu bal gibi de bildiğiniz halde neden bu anti-akpcilik? Neden bu her kötünün temelini tayyip’te ve saz arkadaşlarında aramacılık? Neden bu ordu destekçiliği, demokrasi kötülemeciliği, halka ve hep beraber sahip olduğumuz oy verme, iktidarı seçme hakkımıza karşı hakaret etme yarışmacılığı(sorulara bak Allah aşkına)?
Sonuçta hepimiz yaşam tarzımızın korunması, geliştirilmesi peşindeyiz, bunu her şeyden çok önemsiyoruz. Ama nedense onu korumak adına kimsenin bir şeyler yaptığı yok! Yani kimsenin bişey yaptığı yok derken sözüm internet yasağına karşı aslanlar, kaplanlar gibi Taksim’e çıkmasını bilenlere, işte bugün şifre skandalını protesto edenlere ya da nükleere karşı eylemler yapanlara, iş bırakanlara, grev yapanlara değil, yanlış anlaşılmasın. Sözüm bütün bunları anti-akpcilik adına destekleyip de, yaşam tarzına azıcık, mesela bir saatliğine dokununca “tu kaka” diyenlere. Siz nasıl bu kadar pislik oldunuz kuzum?

Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar kitabında Osmanlı’nın son döneminden itibaren memleketteki sınıf yapısının çarpık bir gelişme seyri izlediğinden bahseder: burjuvazinin etnik olarak farklı bir temele dayalı gelişmesi ve buna uzun sayılabilecek bir dönem devam etmesiyle beraber çalışan, üretici sınıflar hem Türklük, hem de Müslümanlık bilincine dayanmış ve emek-sermaye çatışması çooook arka plana itili, tıkılı kalmıştır. Şimdi benim diyeceğim yaşam tarzınızı koruyun, onu kısıtlamaya kalkışanlara hadlerini bildirin ama bunu doğru anlayın be arkadaş. Sizde at gözlüğü bile yok, gözünüz anti-akpcilik örtüsüyle tamamen kapalı bir halde dolanıyorsunuz. Yok, ne yaptığınızdan siz mesulsünüz tabii de sizin bu aymazlığınız, bu gericiliğiniz, bu muhakemeden yoksun davranışlarınız benim özgür ve sınırsız düşünme, hakkımı arama, sesimi duyurma ve daha bir çok özgürlüğümü kısıtlıyor, bu haklarımı her dönem daha da kısıtlamaya çalışan, çabalayan devlet denen o tahammülsüz şeyi güçlendiriyor. Bu sebeple size dışardan nasıl göründüğünüzü demem gerekti. Aklınızı başınıza devşirip tarzınıza, stilinize, staylanıza sahip çıkın! İnterneti kapattırmayın evet ama bunu akp’nin icadı bilmeyin, eğitim hakkınızı sahiplenin ama bunu akp’ye karşı verilen bir mücadele gibi algılamaktan vazgeçin, fırsat eşitliğinden dem vurup akp’nin kadrolaşmasına dil uzatıp sonra siz de bu kayırmacılık üzerinden iş beklemeyin...

Bu kadar.

Ha bi de herbokubilenadam’ın yazısı var ki ben de altına imzamı atarım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder