25 Nisan 2010 Pazar

Meds Yeghern'iniz Sözde ve de Özde Kutlu Olsun


Caanım pazar günümü haberlerini okumakla tükettiğim 24 Nisan üzerine bir şey yazmak farz oldu. Şimdi baştan belirtmek gerekli ben, “sade vatandaş” tarafımdan yazmakla beraber, “çalışkan öğrenci” tarafımla algılıyorum konuyu. Yani söz gelimi Oral Çalışlar'ın, insaniyet namına matematik ve de istatistik gibisinden veri sağlama metodlarını yıkıp geçmesine dur demem icap ediyor bu sebepten. Çalışlar, malzeme bulmanın dayanılmaz hafifliğiyle, “Kaldı ki, ortada bir matematik var. Bu ülkede 1915 Techiri'nden önce Anadolu'da en az 1.5 milyon Ermeni yaşıyordu. 1.5 milyon da Rum. Müslümanların Anadolu'daki sayısı da olsa olsa 6 milyon civarındaydı” diyor. Devamı daha ilginç bir hesaba çıkan bu paragraftan anlıyorum ki araştırma yapmak artık kendisine sıkıcı ve uğraşılmaz gelmeye başlamış. Dönemin nüfusundan 3 milyonluk bir kesiti arsız bir muhasebeci edasıyla yok ediveriyor.
Ancak, tarihin her zaman için arsızlık ve hatta yüzsüzlük gerektiren bir dal olduğu kanaatimi tam da bu noktada paylaşmalıyım. Gerçek tarihten bahsediyorum tabii. Gerçekle kastettiğim şey “olan”dır. Olguların, bilimi temsil eden şekil olarak küreye benzediğini düşünüyorum sık sık; perspektif ya da paradigma kaldırmayan şeyler olduğunu. Bir yanından bir pürüz çıkarsa işin doğası bozuluyor bence. Bilmediğimiz bir yana, bilmek dahi istemediğimiz şeyler hakkında konuşurken yaptığımız yüzsüzlük de var ama, bu tarihin barındırdığı yüzsüzlükten epey farklı. Bakınız ben, bir yanımda “yok öyle şey” diyen zorba, diğer yanımda “olmaz olur mu, alası var” diyen sonradan öğrenmeyle yüzünüze yüzünüze sırıtarak, tüm potansiyel alçaklık ve de hainliğimle şöyle diyorum: Olan olmuştur! Alın size babalar gibi aforizma.
Şimdi şu küre benzetmeme geri dönmek niyetindeyim izninizle. 1915 olayları, o tarihte olanlar, herkesin yapmaya çalıştığı gibi “ya öyledir, ya böyle” tarzı bir bakış açısıyla ele alınamaz. Evet siyasi tarih üzerine eğitimime devam etmek istiyorum, evet üniversitede konuyla ilgili ders aldım, araştırma yaptım ama Allah aşkına, bunları pazarlıksız söylüyorum, ötesi berisi olmadan. İnanıyorum ki, milliyetçilik namına “olmadı” diyenle insanlık namına “oldu” diyen arasında acizlik bakımından en ufak bir fark dahi yoktur. Tarih lekelenince yıkayabileceğiniz bir masa örtüsünden çok daha öte bir şeydir, ancak illa da masa örtüsüyle benzerlik kuracaksanız demem o ki, sahip olduğunuz ve olacağınız tek masa örtüsü bulunmaktadır. Tabii, lekelerin üzerini tabak çanakla örtmek ne denli saçmalıksa, yıkamaya çalışmak da o denli saçmalık. Geçenlerde bir kitap okudum; Sovyet tarihçilerinin, “evi süpürmüşken camları da silelim” gibisinden bir tavırla bütün Rus tarihini pir-ü pak edişlerine şahit oldum (referans olarak kesinlikle tavsiye etmiyorum). Ermenilerin ve Türklerin karşı karşıya geldiği hadiselerin sorumluluğu hep İngiltere'ye yıkılmıştı. Oysa bakınız İngilizler başka telden çalıyor. Türkler, emperyalizm oyunu diyor; Almanlar, biz soykırımı Türklerden görüp öğrendik diyor; Fransızlar, bulaşık olmamanın verdiği rahatlıkla soykırımdı evet, derken Azeriler, Rusya'nın hakkı Rusya'ya diye bağırıyor. Ayağa kalkın efendiler! Burada asıl sömürülen insanlıktır. Tarihi yükümlülükler, tarihin yargılanması, tarihsel talepler vs., ben emperyalizmin en tehlikelisini burada görmekteyim.
Lafı yapabildiğimce dolandıraraktan demek istediğim; olayı Türk, Ermeni, bilmem kim tarihinden çıkartıp yapılması gerektiği gibi ele aldığımızda, var oluşumuzun dayanılmaz ağırlığı, sorumluluğu, pisliği yeterince belirgindir. İnsan zulüm görmekte ve de asıl acı veren tarafı, zulüm etmektedir. “Yakın tarihinden bihaber” kuşakların daha beteri “tarih denen olguyu kavrayamamaktan mustarip” kuşaklardır elbet. Bu kuşaklar ki ne yapsalar göze batar yapmacık, ikircikli, histerik çabaları. Hoşgörü, empati, unutmama, taraf olma gibi raydan çıkmış vagonlarla tarihe bakmayın daha iyi. Herkesin Meds Yeghern'ini kutlar, acıları çıkarsız paylaşmanızı, gerçekleri kendinize yontmamanızı ve de tarihi yapanın bizzat siz olduğunuzun farkında kalmanızı dilerim efendim.

16 Nisan 2010 Cuma

doğuş yayın grubunun çizgisi neden değişti?


Efendim malumunuzdur Kuzey Kıbrıs'ta cumhurbaşkanlığı seçimi gündemde. 18 Nisan'da, yani 20 Nisan 2009 hükümet seçimlerinden tam bir yıl sonra siyasi grafiği 2003'te yerleri öpen Derviş Eroğlu, Mehmet Ali Talat'ı yerinden etmeye geliyor.

Milletvekili seçimlerinde %44'le tek başına iktidar olan Derviş Eroğlu tek kelimeyle istenen adam. Türkiye de, Yunanistan da, Rum kesimi de kazanmasını istiyor. Ama tabii çözüm için değil çözümsüzlük için istenen bir kişilik Eroğlu. Daha bir hafta önce NTV'ye verdiği röportajda "Halkın istekleri benim kırmızı çizgilerimdir" diye açık açık söylüyordu niyetini. Rum kesimi lideri Hristofyas, Eroğlu'nun azılı destekçilerinden. O da şöyle dedi geçenlerde: Talat'a 30 bin oy gönderemem. Bu yemle de balık tutuluyorsa pes!

Türkiye, 2003- 2004 döneminde Annan Planı'nı ve dolayısıyla Talat'ı desteklerken, Eroğlu- Denktaş birliği yerden yere vurulurken bakın nerelere geldik. Sanırım Türkiye muhteşem bir Kıbrıs politikası inşa ediyor sevincim kursağımda kaldı. Dışişlerimizin tek amacı kozunu yenilemek, göz boyamakmış. Çözüm arayışlarıyla geçen 6 yılın Hastası olduğumu söylediğim Davutoğlu sürekli olarak Kıbrıs'ta statükonun sürmesine izin vermeyeceğiz diyor ama Türkiye ya aktif halde destekleyerek ya da hiç karışmayarak adayı eski kapalı, çözüm istemez, harabe haline dönüştüreceği kesin olan Derviş Eroğlu'na yol açıyor. Bunun çeşitli sebepleri vardır elbet. Ama en göze batanı, yani Talat ile Eroğlu arasındaki en bariz fark birincisinin iyi kötü adada birlik, bağımsızlık istemesi, diğerininse ağzından eksik etmediği "anavatan Türkiye" tamlamalarıyla 74'ten bugüne süren çileyi devam ettirme arzusudur.

Gelelim yazımızın asıl konusuna. Hadi hükümeti, muhalefeti anladık da bu NTV'ye ne oluyor? Bir aydır açıktan Derviş Eroğlu pohpohlanıyor. Sürekli röportajlar, haberler... Talat'tan hiç bahis geçmiyor. Bugün gene NTV muhabiri soruyor: Talat size baskıcı dedi, Kıbrıs sorununu bilmiyor dedi, ne cevap vereceksiniz? Eroğlu'na hayatının fırsatı sunulmakta NTV tarafından, "al mikrofonu konuş" deniyor.

Açıkçası, anlayamadığım nokta bu desteklerin sonucu olarak ne beklendiği? Çıkarım yapamıyorum bu konuda. Türkiye, Rum tarafını köşeye sıkıştırmaktan vazgeçmişe benziyor. Artık çözümsüzlüğü dayatabileceğini göstermenin vakti. Belki Eroğlu bir anda nasıl geldiyse, bir anda tekrar dibe gömülecek?